SON birkaç aydır cumhurbaşkanından başbakanına, başbakanından
bakanlarına kadar AKP lilerin niye Katar a taşınıp durduğu; Tunceli
bağımsız milletvekili Kamer Genç in Meclis kürsüsünden Katar da ne var
dedikten sonra niye AKP vekillerince linç edilmek istendiği anlaşıldı.
Anlamamak için salak olmak gerekir: Başbakanın damadının müdür
yapıldığı şirketin satın aldığı medya grubuna Katar dan para ve ortak
geldi!
Katarlı ortak kim sorusuna şimdilik yanıt verilmiyor; çünkü Katar daki
şirket yeni kurulmuş, dumanı üstünde, çiçeği burnunda. Türkiye nin
Katar daki büyükelçisi Mithat Rende belki biliyordur ama bilse bile
söylemez, söyleyemez. Ne de olsa uluslararası bir ilişki söz konusu!
Uluslararası ilişkinin bir de ulusal boyutu var. O da sır perdesinin
arkasında duruyor. Başbakanın damadının müdür yapıldığı şirket, satın
aldığı medya grubu için ödeyeceği paranın büyük bölümünü iki kamu
bankasından çekip almış. Tereyağından kıl çeker gibi! Teminat olarak ne
gösterilmiş bilinmiyor.
350 şer milyon doları veren kamu bankalarından Halkbank ın Genel Müdürü
Hüseyin Aydın ile Vakıfbank ın Genel Müdürü Bilal Karaman ne teminat
aldıklarını bilseler bile söylemezler. Ne de olsa milli ve manevi bir
ilişki söz konusu.
Milli, manevi, milletlerarası ilişkiler yumağındaki soruların hepsinin
yanıtlarını Başbakanın damadını kendine müdür yapan şirketin patronu
Ahmet Çalık biliyordur ama o da açıklamaz; çünkü ne de olsa kendileri
başbakanın yakin arkadaşı olurlar. Diyorlar ki, bu iş Yüce Divan da
biter. Aynen böyle bir medya ihalesine burnunu soktuğu için Mesut
Yılmaz , başbakanlık koltuğundan indikten sonra kendini mahkeme
divanında bulmuştu. Derler, milletin ağzı torba değil ki! Asıl o medya
grubunda çalışan anlı şanlı gazetecilerin ne diyeceği önemli...
Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak, Emre Aköz, Engin Ardıç, Ergun Babahan,
Salih Memecan gibileri sadece Türkiye medyası için değil Katar medyası
için de birer değer olarak parlayacaktır kuşkusuz ama Hıncal Uluç, Umur
Talu, Yavuz Donat, Abdurrahman Yıldırım bakalım ne diyecek bu işe. Ne
diyelim; katar katar yumurta, sakın başbakanını unutma!
CHP nin kurultay delegelerine sesleniş
CUMHURİYET Halk Partisi, bir kurultay daha yapıyor. Yurttaş sıfatıyla
Kaya Çetin , “ CHP delegelerine akıl öğretmek bizim haddimiz de değil,
işimiz de değil diyerek bir şeyler söylemek istiyor:
Haddimiz ve işimiz değil ama Sevr’i ve şeriatı geri getirme çabalarının
boyutlandığı ve ayaklarımızın altındaki toprağın kaymaya başladığı bir
dönemde, yerel seçim öncesi yapılmakta olan CHP kurultayına katılanlar,
hesaplarını partideki dengeler yerine ülke çıkarları temeline
oturtabilirlerse umutlarımızı yeşertebilir; makus giden talihimizi
değiştirebilirler.
Eğer adaylar saptanırken parti içi dengeler değil de Anadolu insanının
binlerce yılda oluşturduğu törel değerler göz önüne alınır, kamu
yararını önde tutacak temiz insanlar seçilir ve seçim eğik düzleminde
demokrasi güçlerini kucaklayan politikalar geliştirilebilirse Türkiye
de aydınlanma ve insanlaşmanın yolu yeniden açılabilir.
Uçurumda sürüklenmekte bulunan Türkiye’nin tutunup kendisini düzlüğe çıkarabileceği tek dal budur.
Başta CHP’yi yönetenler olmak üzere, herkes özveride bulunmazsa
sandıktan çıkacak tepki CHP’yi de bitirir, Türkiye’yi de bitirir.
Sendika
L. Soner Ata: Türkiye de artık sarı sendikacılık yoktur, ak sendikacılık vardır.
Yağmur Deniz
Kredi arayanlara duyuru: Önce damat bul, kredi arkadan gelir!
Ahmet Önen: Kamer Genç e duyurulur; Faslı çocuklar çakı taşıyan RTE ye hançer hediye etmiş
Hançer
M. Alpaslan Yener: Her kurumun başına dindar getiriyoruz diye ülkeyi murdar ettiler.
Kadrocu Ayakçı
Burhanettin Seri: RTE Ayaklar başı yönetemez diyor. Doğru söze ne denir, kendisini iktidara taşıyan o ayaklar değil mi?
- Fetoşçular, soykırım destekçisine ödül vermiş... “Ermenistan’da okul açacaklardır!”
İSLAMCI iktidar AKP ile iktidarın arka bahçelisi Türk-İslamcı MHP'nin
türbanı üniversiteye sokarak devletin temel ilkelerinden laikliğin
ırzına geçme girişimi üzerine gözler askere çevrilince Genelkurmay
Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da, askerin düşüncesini herkesin
bildiğini söyleyerek malumun ilamına gerek olmadığını bildirdi. Bazı
siyasilerce laikliğin ırzına geçilmeye kalkışılırken, askerin bu
sözleri şu tümceyle özetlenebilir:
"Demokrasinin namusunu kurtardı!"
Ne var ki Meclis Anayasa Komisyonu'nun İslamcı Başkanı Burhan Kuzu ,
sonradan düzeltmeye kalkışsa da Büyükanıt'ın görüşlerinin kişisel
olduğu yorumunu yaparak bazı kafalarda Türk Silahlı Kuvvetleri içinde
farklı düşünceler, türban sempatizanları bulunduğu izlenimi yaratmaya
çalıştı! Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın ve Danıştay Başkanlar
Kurulu'nun türban konusundaki uyarılarını ciddiye almayan İslamcı ve
Türk-İslamcı "cephe", sıcak gündem içinde demokrasinin namusunu
kurtaran askeri de ciddiye almadığını gösterdi.
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , kamuoyuna
görüşlerini iletme olanağı bulduğu ortamlarda türbanı serbest bırakacak
bir düzenlemenin, yürürlükteki mevzuata göre Anayasa Mahkemesi'nce
iptal edilme olasılığının neredeyse "kesin" olduğunu anlatmaya
çalışıyor. Tamamen duygusal ve demokrasi aşkı ile İslamcılara yanaşmış
hukukçular bile aynı doğrultuda görüş bildiriyor. Ancak Türkiye'de
birileri illa malumun ilamını istiyor: Meclis'te parmak hesabı ile
parmaklanmak istenen devletin laiklik ilkesi demokrasinin yargı gücü
ile korunacaktır; Türk Silahlı Kuvvetleri de demokrasinin namusunu
korumaktadır. Bu aşamada bir malumun ilamı daha gerekiyor: Laikliğin
ırzına geçilmeye teşebbüs edilmesi bile başlı başına bir suçtur ve
cezasız kaldıkça tecavüzcülerin cesareti artmaktadır.
Şeriatçıların taktiği
ŞERİATÇI "savaş" taktikleri içinde hilenin ayrı bir yeri olduğunu
söylüyor Mehmet Öztaş : "İslam şeriatı, dünyayı bir savaş alanı görür.
Bu savaş İslam'a inananlar ile inanmayanlar arasındadır. Şeriat
güçleninceye dek 'mümaşat' yolunu yani birlikte barış içinde yaşamayı
kullanırlar. Güçlenince, iki yoldan birinin ölüm veya İslam'ın
seçilmesini isterler. İran'da mollalar, Şah'a karşı yanlarına sol ve
liberal kesimleri de almışlardı. Güçlendikleri an ittifak kurdukları
kesimlerin kafalarını kestiler. Bugün ülkemizde karşımıza geçip
demokrasi, düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü diyerek yine hile
yapıyorlar. Amaca ulaşmak için her yolu 'mubah' sayıyorlar. Biz de
toplum olarak delinin suya baktığı gibi şeriatın gelişini seyrediyoruz!"
Kervan
Ahmet Çuhacı: "Önündeki eşek kör olursa kervanın gittiği yer çöl olur!"
Yağmur Ekim
MHP'nin yeni işlevi: AKP'ye muhalefet edene muhalefet!
Dedikleri
Can Tekeli: "Değiştik dediler, Türkiye'yi değiştiriyorlar; Avrupa dediler İran'a gidiyorlar!"
Süpürme
M. Alpaslan Yener: "Kapı önündeki çirkefi içeri süpürerek temizlemek helada geçerlidir, toplumsal sorunlarda değil."
Raylar
Nami Tepe: "Tren kazaları ne ki, Türkiye raydan çıkmak üzere!"
Öneri
Ferit Giray: "Soros'tan beslenenlere isim öneriyorum: Sorospu çocukları!"
Çene altı
Türbanda çene altı kriterlerinin uygulanması için İran'dakine benzer özel bir teşkilat kurulmalıdır!
- Türk askerini şehit saymayan müftü ödüllendirilmiş...
RTE'NİN yaşı kadar hukuk üzerine yıllarını vermiş Prof. Dr. Aydın Aybay
, bir şeyleri anlamak istemeyenlere anlatmaya devam ediyor:
"Konumuz yine yasa ve hukuk! Bu ikisinin özdeş olmadığı çoktan
kanıtlanmış bir gerçektir. Parlamentonun mutlak üstünlüğü ve bunun
sonucu olan 'yasama tekeli' görüşü ve çözümü çağdaş demokratik
rejimlerde çoktan terk edilmiş bir sistemdir.
Çoğulcu ve katılımcı demokrasilerde artık 'bugün sünnet yarın deniz'
türünden bir yaklaşımla kanun çatıp hukuk yapılmıyor. Sınırsız,
engelsiz 'temsili milli irade' teorisi ve bunun uygulaması çoktan terk
edilmiş bulunuyor.
Bu konuya şimdi niye geldik?
Bay Başbakan, Merkez Bankası'nın Ankara'dan İstanbul'a nakli ile ilgili
olarak şöyle buyurmuş: 'Kimseye danışmamıza gerek yok; kanuni durum
elvermiyorsa, kanun yapar çıkarırız, olur biter.'
Ne rastlantı; hemen hemen bir yüzyıl önce, kendini her türlü
eleştiriden bağışık sanan bir siyasetçi de, buna benzer bir laf
etmişti: 'Yok kanun, yap kanun!'
O tarihte ortaya çıkan bir konunun hukuki çözümü için yasal durumun
elverişli olmadığını anımsatan danışmanlarına, anlı şanlı devlet adamı
Enver Paşa Hazretleri işte böyle buyurmuştu: 'Yok kanun, yap kanun!'
Öyle ya; yüzde 10'u bile okur yazar olmayan Osmanlı halkı mı yoksa bu
halkın 'seçtiği' parlamento mu karşı çıkacaktı paşa hazretlerine!
Paşa hazretleri parmağını şıklatacak, sadık bendelerinden oluşan
meclis, işareti alarak şıpınişi yasayı yapacaktı. Hatta daha da acelesi
varsa, bu yasa da yüzlerce benzeri gibi 'kanun-ı muvakkat' adı altında,
bir iki saatlik bir çalışma ile yapılıp, yürürlüğe konacaktı.
İşte size yüzyıldır oynadığımız 'demokrasi oyunu'ndan bir sahne. Hangi kafalarla nerelere gelmişiz."
Parlamentodaki parmak hesabına bakarak başını alıp doludizgin gitmekte
olan RTE, Prof. Dr. Aydın Aybay'ın bu kısa dersinden umarız gereken
dersi alır!
Bu arada RTE'nin türban için sergilediği "siyasi simge olsa ne yazar,
olmasa ne yazar" tavrı Enver Paşa'yı da aratacağa benziyor! Neyse ki bu
tavrı ile RTE'nin çıkarttığım dediği "milli görüş gömleği"ni yıllardır
ceketinin altında sakladığını şaşkın demokratların fark etmesi de
olumlu bir gelişme sayılabilir.
Aymazlar, beş yılın sonunda aymaya başladı!
ÜAK'de 'fikri hukuk' hukuksuzluğu!
ANKARA 16. İdare Mahkemesi'nce bir doçent adayı lehine verilen
"yürütmeyi durdurma" kararı, tebliğden itibaren 30 gün içinde
uygulanması gerekirken beş aydan beri uygulanmıyor. Kararın
uygulanmadığından Üniversiteler Arası Kurul'un başkanı veya genel
sekreterinin haberi var mı bilinmez ama bu iki makamın sahibinin,
memurlarınca uygulanmayan karar nedeniyle başlarının hukuki yönden
derde gireceği biliniyor! Öte yandan aynı doçent adayı için Danıştay 8.
Dairesi'nden verilen diğer bir "yürütmeyi durdurma" kararı ise mahkeme
kararı ile jüriden çıkarılan iki profesöre tekrar jüriye dahil
edilerek, yani "yasaya aykırı" bir şekilde uygulanıyor. Doçent adayı,
uzmanı olduğu fikri hukuk alanı kurul tarafından yok sayıldığı için
2001'den beri doçent olamıyor ve dördüncü kez uzmanı olmadığı ticaret
hukukundan sınava sokuluyor. Jüri başkanı bile bu tutumun "insan
haklarına aykırı" olduğunu söylerken, kurulun adları gizli tutulan
komisyon üyeleri, yedi yıldan beri "fikri hukuk alanında sınav yapacak
profesörlerimiz yok" gerekçesiyle konuyu yokuşa sürüyor. Bu işin sonu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne varacak gibi görünüyor.
ARTIK fazla bir önemi kalmayan Milli Güvenlik Kurulu'nun son
toplantısından sonra yapılan açıklama Reşit Çağın 'ın dikkatini çekmiş:
"Bildiriden öğrendiğimize göre, sütannesi ABD olan 'yavrukürt
devleti'nin sinsi bataklığında barınıp beslenen sineklerin imhasına
devam edilecekmiş. GWB ile bacak bacak üstüne atarak konuşabilen ve
ödün verecek kadar şerefsiz olmadığını açıklayan RTE 'çizmeden yukarı
ya da Kandil'den aşağı' geçme vizesini alamadığı için olacak,
bataklığın kurutulmasından söz edilemiyor ne yazık ki! Bataklığı
koruyanla sinek ilacını satanlar aynı olunca böyle tuhaflıklara da
katlanılıyor işte. Ülkemizin aynı önemde ve içten içe çürümesini
hızlandıran irticai gelişmelerden söz edilmemesi ise ilginç! Ulusal
güvenlikte sınırların korunması önemli ama, içimiz sağlam olmazsa
sınırları korumak nereye kadar sürdürülebilir ki? Cahil ve yoksul
kesimler her türlü tahrik, tuzak ve rüşvetle kandırılıyor,
kışkırtılıyor, toplumsal dokunun ırk ve inanç çarpanlarına ayrılması
için hiçbir fedakarlıktan(!) kaçınılmıyor. Yugoslavya, İran, Irak,
Afganistan ve son olarak da Pakistan örnekleri, emperyalizmin bencil,
acımasız ve ahlaksız yöntem ve hedeflerinin hiç değişmediğini ve
değişmeyeceğini bize gösterirken, devletimizin tepkisizliği 'tehlikenin
ve yaklaşan felaketin farkında olan' bilinçli vatandaşları haklı olarak
kaygılandırıyor ve hatta korkutuyor. Ülkenin kaçınılmaz sona
sürüklenişini durdurmak normal bir demokratik ülkede kimin görevi
olmalı? Meclis'in ve ülkeyi yöneten partinin değil mi? Oysa bu
korkutucu tablonun nedeni, destekleyici, planlayıcı ve hatta uygulayıcı
unsuru iktidarın bizzat kendisi ve 'ipimizi çekerler" korkusu da bu
'kısık ateşte' pişirmenin dışa vurumu değil mi? Gerek çocukluklarından
itibaren aldıkları eğitim ve kültürün, gerekse damdan düşercesine
geldikleri iktidarı kendilerine bahşeden ABD ve yardımcısı AB'nin
yüklediği misyonun gereği olarak, son aşama olan yeni anayasa ile
birlikte ulusal, üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti'ni 'demokratik
yöntemlerle' arşive kaldırmakla çabalarını kim inkâr edebilir? O halde,
'Türkler Atatürk 'ü Allah'a, her şeyini de Atatürk'e borçludur'
sözündeki borç, susarak, yazarak, sızlanarak ya da 'dur bakalım' diye
izleyerek ödenecek bir borç değildir! Giderek ağırlaşan taşların altı
dillerimizi değil, artık ellerimizi beklemektedir!"
'Üskül Hoca'nın insan hakları infazı!
AKP Milletvekili Zafer Üskül , bir cami imamına fena sinirlenip
üsküllenmiş, püsküllenmiş, müftüye telefon edip "o imam orada
kalmamalı" demiş ve en ağır şekilde cezalandırılmasını istemiş.
İmamın suçu, "çalışan kadınlar kocasını aldatır" yolunda vaaz
vermesiymiş. TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı "Üskül Hoca"nın eşi
40 yıldır çalışıyormuş, bu sözler eşi adına yapılmış en ağır
hakaretmiş. Vay be! Helal "Üskül Hoca"ya. Ama telaşlanmasına gerek yok!
Kadının kocasını aldatması sonuç itibarıyla cinsel ilişkiye girmesi ve
dolayısıyla zina yapması oluyor. Şeriat kurallarına göre zinanın
kanıtlanması için dört erkeğin, zina anına ilişkin şahitlik yapması ya
da zina yapan kişinin bunu dört kez itiraf etmesi gerekiyor. Ayrıca
cariyeler zinaya girmiyor. Ama bir yandan da telaşlanmak lazım çünkü
bazı ulemaya göre zina gözle de olabiliyor. Örneğin türbansız bir
kadına şehvet duygularıyla bakıldığında, bakışın sonu zina sayılıyor.
Bu konuyu ulemaya bırakıp, biz "Üskül Hoca"nın "o imam orada kalmamalı"
buyruğuna dönelim. Buna eskiden "yargısız infaz" derlerdi! Öyle değil
mi üsküllüm!
Dilenci
Murat Biricik: "Halkı yoksulluktan kurtarmak için dilenciliği meslek yaptılar!"
Satıcı
M. Alpaslan Yener: "Paramızın değeri artıyorsa, varlıklarımız neden dolarla satılıyor!"
Zevk
Ahmet Önen: "Bizi iktidar yapmadınız, yeni hükümet elektriğe yüzde 15
zam yaptı diyebilmenin zevkini tatmak vardı anasını satayım!"
Değişiklik
Mehmet Ali Kılınç: "Kurban bayramının adı boğa kovalama, yılbaşının ise taciz bayramı olarak değiştirilsin!"
YENİ bir yıla girdik; önümüzde yeni günler var. Görünen köy kılavuz istemiyor; yeni günler iyi ve aydınlık değil, kötü ve karanlık günler olacağa benziyor.
Beş yılın sonunda laik devlet yapısı her geçen gün daha çok kemiriliyor. Toplumsal yaşam bilinçli bir şekilde dinselleştiriliyor. İslamcı faşizmin ayak sesleri giderek yükseliyor. Sandık demokrasisi gibi bir ucube ile katılımcı demokrasinin pervasızca ırzına geçiliyor.
İşbirlikçilik, ihanet, gaflet diz boyu.
Şu hale bakın ki devletin memurlarınca yılbaşının bile dini yönden tartışma konusu yapıldığı bir dönem yaşıyoruz. Yılbaşı deyip geçmeyin; Cumhuriyet devriminin bir kazanımını tartışıyoruz. Şaka değil, Milli Piyango'nun haram olup olmadığını tartışıyoruz. Ortaçağ gömleğini giydirdiler, son provaları yapıyorlar!
Önderim Kemal Atatürk 'ün Bursa Nutku'nu yeni yıla girerken bir kez daha okurken devrimlerin güçsüz bırakılması durumunda, Cumhuriyeti korumak için bana verdiği görevi düşünüyorum ve "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır demeyeceksin" sözünün anlamını yerli yerine oturtmaya çalışıyorum.
Laik Cumhuriyetin polisi.
Laik Cumhuriyetin jandarması.
Laik Cumhuriyetin ordusu.
Laik Cumhuriyetin yargısı.
Önderim Atatürk, 75 yıl önce verdiği buyrukla beni, bana emanet ettiği ve artık benim olan bu büyük eseri korumak için elle, taşla, sopa ve silahla; neyim varsa onunla eyleme geçme yolunda görevlendirdiğine ve fakat ben hiçbir makam ve yetki sahibi olmadığıma göre, demek ki makam ve yetki sahipleri devrimlerin korunması için Atatürk'ün beklediği görevi gereğince yerine getirmemiş olabilir mi, diye düşünüyorum.
Olabilir mi?
Olamaz mı!
Yoksa oldu da bitmek üzere mi?
Şifre çoktan çözüldü. Şifre; türban.
Parola çoktan açıklandı. Parola; ılımlı İslam.
Şifre türban, parola ılımlı İslam.
Yeni yıl yeni umutlar demektir ama, yeni günlerinin daha kötü ve daha karanlık olacağı belli. Bir tek umut var onun da adı çoktan konmuş: Atatürk'ün verdiği buyrukla yeniden devrim, yeniden cumhuriyet!
İslamcı siyasetteki zeytinyağı formülü
SORU çok yalın: Ülkeyi kötü yönettiği halde AKP seçimlerde oylarını nasıl arttırıyor ve kötü gidiş karşısında zeytinyağı gibi nasıl üste çıkıyor?
Eğitimde işler kötü ama bu AKP'nin değil, halka dayatılan laik eğitimin suçu.
Ekonomi perişan, ama bu AKP'nin değil, yeterince yeşil olmayan sermayenin suçu.
Adalet bozuk, ama bu AKP'nin değil, şeriat yasalarını uygulamayanların suçu.
Terör azdı, ama bu AKP'nin değil, teröriste sayın demeyenlerin suçu.
Sağlık çöktü, ama bu AKP'nin değil, üfürükçü yerine doktora gidenlerin suçu.
Din tarikatların oyuncağı oldu, ama bu AKP'nin değil, halifeliği kaldıranların suçu.
Güvenlik mafiş, ama bu AKP'nin değil, Amerikan karşıtlığı yapan ulusalcıların suçu.
Katılımcı demokrası işlemiyor, ama bu AKP'nin değil, demokrasinin suçu.
Tarım bitti, ama bu AKP'nin değil, anasını alıp da gitmeyen köylünün suçu.
Sosyal güvenlik iflas etti, ama bu AKP'nin değil, fitre ve zekât vermeyen laik kafaların suçu.
Yani; çürüme, iflas, parçalanma AKP'nin değil, bağımsız, laik, demokratik Türkiye'nin sonu."
Cihan
Faruk Yıldız: "Layık olmadığı yerde bulunanları sırtından atarak hak ettiği gerçek yere indiren asil at Cihan'ın ölümünden duyduğum üzüntüyü her iki kişiden biriyle paylaşıyorum."
Yağmur Ekim
2007 Türkiye'sinin fotoğrafı:
Ehliyetsiz alkollü ve kör bir sürücü yakalanmış.
Kömürcü
Avni Kurtuldu: "Vali ve kaymakam atamalarına, kamyonla kömür dağıtımı için E sınıfı ehliyet sahibi olma koşulu getiriliyor!"