14 Mart Cuma günü Yargıtay Başsavcısı’nın AKP için kapatma davası
açtığı haber gündemine düştü...Ve AKP’ye hizmet veren çok sayıda
televizyon kanalında anında goygoy ve şamata başladı!..Vay efendim,
nasıl olur da iktidar partisi için kapama davası açılabilir, nasıl olur
da koskoca partinin kapanması istenebilir! Bunlar o sırada ne
iddianamenin kapsamını biliyordu, ne başka bir şey. İddianame akşam
saatlerinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığına, yani Haşim Kılıç’a imza
karşılığında teslim edilmişti. Metni sadece Cumhuriyet Başsavcısı ve
Anayasa Mahkemesi Başkanı sıfatıyla Haşim Kılıç görmüştü.
Akşamın geç saatlerinde ve özellikle ertesi sabah, iddianame AKP’nin
eline geçmişti. Hatta AKP tarafından basına bile el altından dağıtıldı.
Peki ama bu belgeyi AKP’ye derhal kim sızdırmıştı? Herhalde Yargıtay
Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya değil. Ötesini biraz düşünün, siz
bulursunuz.
14 Mart günü geceyarısına kadar ekranlarda yapılan goygoy ve şamatayı
izledik. Televizyonlar dışında ertesi gün buna Türk medyasının anlı
şanlı gazeteleri de katıldı. Böyle bir dava açılamazdı! Karşıda koskoca
iktidar partisi vardı ve bu dava tam bir rezaletti! TRT (Tayyip Radyo
Televizyonu bile) tavrını açıktan koymuştu. Gazete manşetleri ilginçti:
“Bu ne cüret... İstikrara en büyük haksızlık...Abdullah Gül Başsavcı’yı
derhal azletsin...Velev ki kapattın...Hedef demokrasi ve milletin
iradesi...Yok artık, daha neler...İyice şaşırdılar...Kapatabilirsen
milleti kapat...Uzaydan halk getirin...Milli iradeye kilit
vurulamaz...Şok olduk...Bu delilik...AB karşı çıkıyor...Demokrasi
nerede?”
Az sayıda onurlu, yürekli, yurtsever medya kuruluşu ve gazeteci
dışında, çıkarılan ve ısrarla sürdürülen patırtı hep aynıydı. Goygoy,
şamata ve beyin yıkama kampanyası olanca hızıyla sürüyordu. AKP
tarafından çıkar karşılığı veya tehditle, korkutarak teslim alınan
medya içerisinde sadece birkaç “sağlam ses” çıkarabiliyordu... Çünkü
medya ve her biri büyük işadamı, holding, banka vesaire sahipleri olan
medya patronları AKP iktidarı tarafından çoktaaan sindirilmişti.
Yargıtay Başsavcısı vatan haini ilan edilmek üzereydi. Özellikle AKP’ye
destek veren şeriatçı medya hızını alamıyordu. Hakaretler,
aşağılamalar, alay etmeler, hatta küfürler gırla gidiyordu. O kadar ki,
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker yazılı bir açıklama yapıp “Yeter artık”
demek zorunda kaldı.
Devletin AKP’li Kültür Bakanı –CHP’den dönme ve AKP’de yerini
sağlamlaştırma çabasındaki- Ertuğrul Günay piyasaya çıkmış nutuklar
atıyor, devletin içine sızmış gizli güçlerden, yani yargıdan söz
ediyordu. Yargıtay Başsavcısı onlardan biriydi! Bu dava Ergenekon
çetesini unutturmak ve ikinci plana düşürmek için açılmıştı! Benzer
lafları Tayyip de söylüyordu.
Tayyip, Güneydoğu gezisinde idi. O da kürsülere çıkmış bağırıp
çağırıyor, veryansın ediyordu... Çünkü kendisinin, ekibinin ve
partisinin yasalar karşısında dokunulmazlığı vardı! Anayasa ve yasalar
onlara işlemezdi! Öyle zannediyordu. Öyle olması gerektiğine
inanıyordu. Baktı ki iş ciddiye gidiyor ve goygoyla sonuç alınmayacak,
Pazartesi günü yumuşamak zorunda kaldı. Partisine ve elemanlarına
direktif verdi: “Susun, fazla konuşmayın, ortalık karışmasın.”
Zorlandığı belliydi. O kadar ki, Pazartesi günü Meclis’teki Grup
toplantısını bile basına kapalı yapmak zorunda kaldı. Konuşmasında
Ergenekon’a değinmeden yapamadı. Kapatma davası, Ergenekon’u unutturmak
için gizli güçler ve derin devlet tarafından gündeme getiriliyordu!
VE DESTEKÇİLER
Bu süreçte AKP’ye ilk ve en büyük destek yine MHP’den geldi. AKP’nin
gizli ortağı MHP anında ortaya çıktı ve parti kapamaya karşı olduğunu
açıkladı. Oysa DTP ve öteki partiler hakkında kapama davası açılırken
MHP’nin sesi soluğu hiç çıkmamıştı! MHP, bir kez daha AKP’nin
kurtarıcılığına soyunmuştu. Aynen Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı
seçilmesinde, sıkmabaş yasağının Anayasa değiştirerek kaldırılması
olayında olduğu gibi!
İç desteği veren MHP ve medyanın yanında, dış destek kıtaları da derhal
harekete geçti. AB ötmeye başladı: “Anayasa Mahkemesi, bizim için
anlaşılmaz olan bu kapama talebini kabul etmemelidir. Bu istek ve
beklenti içindeyiz.”
Tayyip bu konularda ağzını açabilir mi? Emrinde ve hizmetinde olduğu AB
ülkelerine “Siz konuşmayın, bu bizim iç işimizdir. Siz bizim
mahkemelerimize ve yargımıza karışma hakkına sahip değilsiniz”
diyebilir mi? Elbette diyemez. Nitekim diyemedi. Bu küstahlığı,
kapitülasyon döneminden arta kalan bu terbiyesizliği sineye çekmenin
ötesinde, içinden mutlaka “Allah AB’den razı olsun, bana arka çıktı”
demiştir.
Burada “demokrasi masallarına” da değinmek gerekiyor. Biz hangi, ne tür
bir demokraside yaşıyoruz? Yasama ve yürütme tek parti iktidarının
elinde. Meclis onlarda. Hele MHP’yi de eklediğinizde korkunç bir
çoğunluğa sahipler. Kaldır elini, indir elini!..Kabul
edenler...Etmeyenler...Kabul edilmiştir! Meclis her türlü denetim
yetkisini bırakmış, kanun çıkarma makinasına dönüşmüş. “Benim hırsızım
iyidir” anlayışı ile her türlü yolsuzluk, vurgun, soygun olayı
hasıraltı edilmiş. Türkiye yerli ve yabancılara peşkeş çekilirken,
vatanın malı mülkü eşe dosta, yabancılara üç yıllık kazançları
karşılığında utanmazca satılırken, insanlar açlık sınırında yaşarken,
emekçi kitleler sokaklara dökülürken ses çıkarmayanlar, şimdi bu dava
sonrasında ağlaşıyorlar, hakaret yağdırıyorlar, üstelik milli iradeden
söz ediyorlar.
Türkiye “Din devleti” olma yolunda hızla ilerlerken, AKP iktidarı
yıllardır dikensiz gül bahçesinde icraat yaparken, medya patronları
sindirilmişken, AKP’nin emrine giren medya her türlü goygoy ve şamata
ile insanların beynini yıkarken, entel-liboş-dönek-şeriatçı işbirliği
ile Türkiye İran olma yoluna sokulurken, dava açan Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı neredeyse vatan haini ilan ediliyor!..Ve işin acı verici
yanı, Tayyip bu konuda ahkam keserken bir de mutluluk sergiliyor ve
“Toprağımıza bereket ekiyorlar” diyebiliyor. Yani mağdur olduk, oylar
bize gelecek edebiyatı! Aynen koalisyon ortağı MHP’nin gerek türban
değişikliğinde verdiği destek, gerekse şimdi parti kapatılmasına karşı
çıkıp AKP’ye bir kez daha stepne olması gibi.
Yargıtay Başsavcısı anayasal görevini yerine getirdi ve AKP’nin
kapatılması için dava açtı. İddianamesi yüzlerce belgeyle dolu. Bugüne
kadar açılan parti kapama davalarında ses çıkarmayanlar, şimdi sıra
kendilerine gelince göstermelik “demokrasi” nutukları atmaya başladılar.
DİNLERİ İMANLARI PARA
Bunların dinleri imanları para. Açılan bu dava sonrasında bunu bir kez
daha gördük. Bütün dünyada ekonomik kriz yaşanırken, bütün dünyada
borsalar düşerken, bizde de düştü. Şimdi hep birlikte bağırıyorlar:
“Borsada 20 milyar dolar zarar var. Bizim borsa bu dava yüzünden
çöktü.” Hemen anımsayalım, bizim borsanın yüzde 74’ü yabancıların
elinde. Yabancıların ve yerli para babalarının çıkarlarını bile
Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan böyle savunuyorlar. Dünyadaki
krizden bile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’yı
sorumlu tutmaya kalkışıyorlar. Dün bunların gazetelerinden birinde
manşet vardı: “Bu zararı sen öde Abdurrahman.”
Ülkemizi beş yıldan fazla bir süredir yönetiyorlar. Parasal çıkarları
hep ön planda kaldı. En kötüsü, Türkiye’de laiklik ilkesini yok etmek
amacıyla alıştıra alıştıra, uyuştura uyuştura çaba harcadılar.
Müslümanlığı, kutsal dinimizi bir metrekarelik bir bez parçasına
indirgemekten ve bu yolla oy avcılığı yapmaktan hiç utanmadılar.
Medyanın çok önemli bir bölümünü sindirerek, korkutarak, kendi yayın
organlarını kurarak ele geçirdiler. Türkiye AKP iktidarı açısından tam
bir dikensiz gül bahçesi olmuştu. Onun rahatlığı ve rehaveti içerisinde
yaşıyor, istedikleri gibi at oynatıyorlardı. Onlar ne derse o olurdu.
Hukuk mukuk masaldı!
Şimdi ilk kez Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bunların tekerine çomak
soktu. Gördüler ve anladılar ki, bu ülkede kendilerine gerektiğinde
karşı çıkabilecek bir güç vardır, yargı vardır. İlk kez
sendelediler...Ve ilk kez korktular...
Şimdi Anayasa Mahkemesi önünde (yolsuzlukların değil) sadece laiklik
ilkesini çiğnemenin hesabını verecekler. Onları sanık durumunda
izleyeceğiz. İddianamede yer alan suçlamalar ve belgelerle ilgili
olarak kendilerini savunmak zorunda kalacaklar.
Telaşları, yaratılan şamata, posta koymalar, haykırmalar, tehditler,
yedek ortak MHP’yi de yanlarına alıp hemen anayasa değişikliğine gitme
arayışları işte bu yüzden. Kafalarındaki “Bize kimse dokunamaz, biz ne
istersek onu yaparız” efsanesi bir anda yıkılıverdi.
Cumhuriyet rejiminin olmazsa olmaz ilkeleri vardır. Bunlar anayasada
sıralanmıştır ve değiştirilmesi mümkün değildir. Bunların en başında
laiklik ilkesi gelir. Sen iktidar olacaksın, bu ilkeyi bazen açıktan,
bazen çaktırmadan çiğnemeye ve yok etmeye yelteneceksin ve hiç kimse
sana ses çıkarmayacak! Niçin?..Çünkü sen milli iradesin (!) ve sen
milleti temsil (!) ediyorsun.
Kimse kusura bakmasın! Bizler, Atatürk Cumhuriyetine sahip çıkan
milyonlarca insan, o kadar “demokrat” değiliz. Eğer bir parti
Cumhuriyet rejiminin ilkelerini çiğniyorsa, DTP olayında olduğu gibi
bölücülük ve terörle işbirliğine girmişse, AKP olayında olduğu gibi
laiklik karşıtı eylemlerin odağına yerleşmişse yargı bunu inceler,
anayasa ve yasalar uyarınca Yargıtay Başsavcılığı iddianame hazırlayıp
dava açar. Mahkeme, gerektiği takdirde kapama kararını şakır şakır
verir. İktidar partisi olmak hiç kimseye yasalar önünde ayrıcalık
sağlamaz. Bunu artık öğrenecekler. Öğrenmek zorundalar.
Kapatmak çaredir veya değildir, mahkeme kapatır veya kapatmaz, o
konular başkadır. Atalarımız ne güzel söylemiş “İğneyi kendine,
çuvaldızı başkasına batır” diye. Bugüne kadar başkalarına çuvaldız
batırmaya ses çıkarmayan AKP, şimdi iğnenin ucu kendisine dokunduğunda
feryada başladı!
Burunları ilk kez sürtülmüş oldu. Meydanın boş olmadığını anladılar.
Pek yakında onları Yüce Divan önünde hesap verirken ve savunma yaparken
göreceğiz. Çok dikkatle izleyeceğiz. Hem bir ibret belgesi, hem de
şenlikli olacak!
(Sevgili okuyucularım, yarınki yazımda size iki belge sunacağım ve
Türkiye’yi hangi kafaların yönettiğini, bunların demokrasiye, laiklik
ilkesine, hatta Türklüğe nasıl baktıklarını kendi ağızlarından
aktaracağım. Şu anda onlardan biri Cumhurbaşkanı, öteki ise Başbakan!
Yarın bir kez daha görüşmek üzere hoşçakalın...)
Türkiye’yi adına özellikle ve bilerek “Başörtüsü” dedikleri bez
parçasıyla karıştırmayı başardılar! Bu olay yeni değil. Bu plan
yıllardır yapılıyordu. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.
Kafalarında var olan kavramları hayata geçirmek için en uygun zamanı
beklediler ve birkaç hafta önce düğmeye bastılar.
Sevgili Gazeteport okurları, bu sözlerimi size şimdi kanıtlayacağım. 21
Şubat 2003 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan, “AKP’nin YÖK Oyunu”
başlıklı yazımı biraz özetleyerek sizlere sunuyorum. O günlerde yine
Irak savaşı gündemde, tezkere Meclis’e gelmek üzere. Şöyle yazmışım:
“Dikkat ediniz, Türkiye tam bir savaş kargaşası içinde iken gündeme
birdenbire YÖK getiriliyor. YÖK’ü budayacaklar, değiştirecekler ve
üniversitelerde gericilik borusunu yeniden öttürmeye başlayacaklar.
BUNU YAPMAK İÇİN ANAYASA VE YASALARI DEĞİŞTİRECEKLER.
Türkiye, Irak ve savaş gündemini yaşarken, ne sihirdir ne keramet el
çabukluğu marifet yöntemiyle işi bitirecekler. (Taktik beş yıl sonra da
aynı!)
Erkan Mumcu isimli Milli Eğitim Bakanı bu amaçla yapılan çalışmalara
YÖK’ün katılmadığını söylüyor. YÖK niye katılsın?..Niye kendini oyuncak
etsin? Bütün hikaye AKP iktidarı ile ters düşen YÖK’ü bitirmek.
Günümüzün YÖK’ü üniversitelerde türbanı yasakladı, irticayı sokmadı,
gerici kadrolaşmaya geçit vermedi.
Önceki yıllarda Mehmet Sağlam isimli bir YÖK Başkanı vardı. (2008
yılında AKP milletvekili.) Onun döneminde üniversiteler irtica yuvasına
dönmüştü. Mısır, Afganistan, Suudi Arabistan, İran üniversitelerinde
öğrencileri okutmak için ikili anlaşmalar yapılmıştı. YÖK bunları laik
eğitim veren kurumlarla bir tutmuş, diplomalarını onamış, Türkiye’deki
okullarda öğretmen olmalarına izin vermişti. Kemal Gürüz dönemiyle
birlikte bu tavra son verildi. Üniforma olarak kullanılan türban
olayına göz yumulmadı. Üniversitelerde irticai faaliyette bulunan
öğretim üyeleri uzaklaştırıldı...
Anayasa ve yasalar ne acıdır ki AKP iktidarının oyuncağı oldu.
Meclis’te gerekli kelle sayısını buldular, oyunlarını oynuyorlar.”
Bundan tam beş yıl önce çıkan yazımı aynen şöyle sürdürüyorum:
“Şimdi AKP’nin yeni YÖK oyunu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversite ve
yüksek okulları yeniden gericiliğin eline verilecek, karanlık güçlere
peşkeş çekilecek. İrtica takımı tam kadro geri dönecek. Türban serbest
olacak. Yani amaç ortada...Üniversiteleri iç siyasetin ve din
bezirganlarının eline teslim etmek...”
KALELER DÜŞÜRÜLÜYOR
2003 yılı şubat ayında yazdıklarım beş yıl sonra aynen gerçekleşti.
Niçin beş yıl sonra?..Çünkü fırsat ellerine henüz geçti. Sezer’in
yerine kendi adamları Çankaya’ya çıkarıldı ve Çankaya Noterliği
görevine hızla başladı.
Dahası, bu olayla ilgili bütün kaleler tek tek düşürüldü. Anayasa
Mahkemesi Başkanlığına Haşim Kılıç seçildi. Hem de oraya Sezer
tarafından getirilen bazı Mahkeme üyeleri tarafından! Çankaya Noteri,
YÖK Başkanlığına da kendi adamları olan Yusuf Ziya’yı oturttu. Kaleler
tek tek ele geçirilince, Meclis çoğunluğu da ellerinin altında hazır
olunca, beş yıl önce yazdıklarımızı hayata geçirme zamanının geldiğini
gördüler ve işe giriştiler.
Yusuf Ziya isimli YÖK Başkanı önceki gün bir bildiri yayınladı. Şu
cümlesine dikkat ediniz: “Cumhuriyet’in nitelikleri, özgürlükleri
sınırlamak için gerekçe olamaz.” Bu kafalar yakın gelecekte belki de
başka söylemlerle ortaya çıkacaktır: “Devrim Yasaları kaldırılsın.
Laiklik ilkesi Anayasadan çıkarılsın. Tekke ve zaviyeler, medreseler
açılsın. Sıkmabaşta olduğu gibi takke, sarık, cüppe de serbest
bırakılsın. Halifelik makamını geri getirelim. Türkiye’nin bölünmesini
istemek ve bu doğrultuda yayın yapmak da serbest olsun. İstanbul’u
başkent yapalım. Bunları istemek Cumhuriyet’in ilkeleriyle ters düşse
bile özgürlüktür ve sınırlanamaz.”
O KAZIK ÇIKMAZ
Bütün bunlara bir de AKP iktidarının stepnesi, koltuk değneği ve
kurtarıcısı olmayı içine sindiren “Milliyetçi!’” MHP’yi ekleyin. MHP
şimdi ağlaşıyor. AKP’den yediği kazığı içinden çıkarmaya çalışıyor ama
çıkmaz. Biz onları defalarca uyardık. Bu işe girmelerinin yanlış
olduğunu, yakışmadığını, eğer üniversitelerde sıkmabaş olayı serbest
bırakılırsa, bunun meyvesini MHP’nin değil AKP’nin yiyeceğini bağıra
bağıra söyledik. Dinlemediler, anlamak istemediler ve AKP’den yedikleri
kazıkla baş başa kaldılar.
AKP şimdi açıkça vurguluyor: “Üniversitelerde sıkmabaş serbestliği için
MHP ile birlikte yaptığımız Anayasa değişikliği yeterlidir. YÖK
yasasında herhangi bir değişiklik yapmaya gerek yoktur.”
Hani YÖK Yasasında değişiklik yapılacaktı!..Hani adına “başörtüsü”
dedikleri nesne ancak çenenin altından bağlanırsa serbest
olacaktı!..Bunlar MHP’ye iktidar partisi tarafından yutturulan
uyuşturucu ilacın reçetesinde yazıyordu! MHP ilacı yuttu, derin uykuya
daldı, Anayasa değişikliğine oy verip kabul etti. Ama şimdi
uyuşturucunun etkisi geçti! MHP gerçekleri görüp ayıldı. Fakat iş işten
geçtikten sonra!
Bu konuda dandik-düzmece-göstermelik muhalefet yapan Doğan Grubu
sıkmabaş olayını çoktan unuttu. İktidarla kayıkçı kavgası sona erdi.
Önceden de yazdım, zaten başka türlüsü olamazdı. Yazılı ve görsel
medyanın büyük çoğunluğunu elinde bulunduran kartelin iktidarla bir
sürü işi var. Türban veya sıkmabaş uğruna niçin hükümeti karşısına alıp
çıkarlarını çiğnesin, kendi ayağına kurşun sıksın! Değer mi!
CİNGÖZCE TAKTİK
Son olarak bir de bu Anayasa değişikliğinin Çankaya Noteri Bay Abdullah
Gül tarafından ne zaman onaylandığına bakalım. Üç satırlık değişikliği
tam 11 gün boyunca önünde tuttu mu? Tuttu. Türk ordusunun Irak
harekatının ne zaman başlayacağını biliyor muydu? Biliyordu. Anayasa
değişikliğini imzaladığı zaman Türkiye’nin gerileceğini biliyor muydu?
Onu da biliyordu.
O halde ne yaptı? Konuyu gündemden düşürmek için cingözce bir taktik
uyguladı. Ordumuzun Irak’a girme gününü bekledi. O gün geldi.
Operasyonda şehitler veriyorduk. Cuma akşamı saat 19.00 haberleri
televizyonlarda başlamıştı. Konu baştan sona Irak harekatı. Tam saat
19.10’da ekranlara bir “Son Dakika” haberi düştü: “Gül, Anayasa
değişikliğini onayladı!” Zamanlaması ve medyaya verilişi sadece gün
değil, dakika olarak bile muhteşemdi! Böylece onay işlemini özellikle
harekatın ve şehitlerimizin arkasına sığınarak yaptı ki, kamuoyunda
fazla gürültü çıkmasın. Çok ince hesap işi!
Evet, perşembenin gelişi çarşambadan belliymiş. Sıkmabaş konusunda
olacakları aynen beş yıl önceki yazımda, yine Irak savaşı zamanında
yazmışım. Şimdi bize elbirliği ile yaşattıkları şu curcunaya bakınız!
Durup dururken ülkemizi birbirine düşürdüler. Üniversite kapılarında
olaylar çıkıyor. Parti ve oy hesaplarının böylesine öne çıkarıldığı,
şehitlerin bile ardına gizlendiği bu ülkede biz kime saygı duyacağız?
Çankaya Noteri’ne mi, Tayyip’e mi, iktidarın işbirlikçisi Devlet
Bahçeli ve partisine mi, YÖK’ün ve üniversitelerin başına atanan
AKP’nin memuru Yusuf Ziya’ya mı? Kime, hangisine?
Devletin başında bulunan, Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla
yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler
söylüyordu?
Şu anda Çankaya’da oturan zat, oraya MHP’nin AKP’ye stepne olmasıyla,
yol vermesiyle ve “Dindar Cumhurbaşkanı” kimliği ile çıkmıştı.
Rüyasında görse hayra yormayacağı devlet kuşunu da onun başına MHP
kondurmuştu. Ancak konumuz bu değil.
Devletin başında bulunan; Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla
yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler
söylüyordu? Cumhuriyet rejiminin ilkeleri, özellikle laiklik, kendisine
hangi ölçüde emanet edilebilir? Bu soruların yanıtlarını onun ağzından
dinleyelim.
Elimde ‘’Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği’’ isimli bir kitap
var. Yakın geçmişte düzenlenen bir seminerdeki konuşmalar banttan
çözülmüş ve kitap olarak basılmış. Konuşmacılardan biri de Abdullah
Gül. Yani bugünkü Cumhurbaşkanı. O günlerde Refah Partisi milletvekili.
Necmettin Erbakan hocasının emrinde ve hizmetinde.
NASIL BİR SİSTEM ?
Şimdi bu kitaptan, yani kendisinin sözlerinden alıntılar yapalım. Bakalım Beyefendi ne inciler döktürmekle meşgulmüş:
“Bugün Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Kendi bünyesine uygun
düşmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve
halka zorla diretilen bir sistem.” (Yani laik Cumhuriyet rejimi.)
“Halkına zıt, halkı ile barışık olmayan, ona düşman bir sistem bu
sistemdir ki...70 senedir böyle bir sistem içerisindeyiz doğrusu...”
“Türkiye’nin bu resmi ideolojisinin tabii karakterleri, bu sistemi
kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Cumhuriyetçilik,
milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik adı
altında. Ama bu milletin halkı bir araya gelip de biz devletçi olalım,
laik olalım, milliyetçi olalım diye böyle bir karar vermemişler. Bu
ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatılmış...”
BU NASIL BENZETME?
Konuşmasının bir yerinde çok ilginç bir keşfini (!) daha anlatıyor:
“Türkiye’nin bir Irak’a, Libya’ya benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı
TEK ADAM pozisyonu. Bugün gidin Irak’ta, Libya’da, Suriye’de de tek
insanın resimleri vardır her yerde. Tek insanların heykelleri vardır”.
(Atatürk’ten söz ediyor ve Atatürk’ü Saddam, Kaddafi, Esad gibi hırsız
soytarılarla, katillerle kıyaslamaya kalkışıyor.)
“Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister
istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela ‘NE MUTLU
TÜRKÜM DİYENE’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL
bir hale dönmüştür...Bu laflar aslında Türkiye’nin bütün insanları
İSLAM KARDEŞLİĞİ altında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama
gelmiştir.”
Atatürk’ün sözünü aşağılamaya yeltenen, bunu ilkellik olarak gören,
tarih bilgisinden yoksun şahıs şimdi Cumhurbaşkanı! Beyefendi devam
ediyor:
“Şimdi ne gariptir ki, seyahat ederseniz Doğu ve Orta Anadolu’ya
geldikçe ‘ÖNCE VATAN’ yazdığını görürsünüz, batıya gittiğinizde ise hiç
rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla,
halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka
zorla kabul ettirmektir.” (İnsaf yahu!)
HANGİSİNE İNANALIM
Sonra laiklik ilkesinden dem vurmaya başlıyor!
“Şu da bir gerçek ki, en kalıcı ve birleştirici unsur DİN olmuştur. Ama
Türkiye’deki resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış.
Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan,
sistemin ilkelerinden birisi de LAİKLİK ilkesidir. LAİKLİK olayıdır.”
(Cumhurbaşkanı olurken laikliği koruyacağına namusu üzerine yemin eden
zat, geçmişte böyle buyuruyor. Hangisine inanacağız, geçmişteki
sözlerine mi, namus yeminine mi?) Devam ediyor:
“Din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslam inancı
ve ahlakıyla yoğrulmuş olan halkımızı da tabii dışlamıştır.”
Sözlerinin bu bölümünü özellikle askerlerin okuması gerekiyor:
“Dindar olan bir subaya siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı
vermiyorsanız, onu çeşitli dolaylı yollarla bunu açıkça söylemeden onu
eğer saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış
gibi onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin bütünlüğünü,
devamını nasıl temin edersiniz?”
Bay Abdullah Gül, konuşmasında üniversitedeki sıkmabaşlara da değinmeyi ihmal etmiyor:
“Üniversitelerde bugünkü durum. Şimdi siz bunu hangi demokrasiyle,
hangi hukuk nizamıyla, hangi insan haklarıyla bağdaştırabilirsiniz?
Sadece kılık kıyafetinden dolayı, sadece dini inançlarından dolayı
üniversite kapılarından geri çevrilen, diplomaları verilmeyen bir sürü
Türkiye’nin genç kızları...”
Bu arkadaş, birkaç yıl önce karısı üniversiteye sıkmabaşla alınmayınca,
Türk devletini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava edip tazminat
istemiş, ancak Mahkeme bu davaları reddetmeye başlayınca, karısı adına
açılan davayı geri çektirmek zorunda kalmıştı!
Bakalım, şimdi sıkmabaş konusunda yapılan Anayasa değişikliğine onay verecek mi, vermeyecek mi ?
CUMHURİYET REJİMİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepesindeki kişi, Cumhuriyet rejimine bağlı
olmak ve ilkelerini korumakla yükümlüdür. Ancak yukarıda sözün ettiğim
konuşmasında, İkinci Cumhuriyet’ten ve daha da ötesi, tarihin
karanlığına gömülmüş olan Osmanlılıktan söz etmektedir.
“Bu açıdan İkinci Cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu
tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve
geleceğe çok ümitle bakıyorum.”
Osmanlıcılıktan söz edebilen, bu kavramların gündeme gelmesinden mutlu
olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı! Bu şahıs geçmişte söylediklerinin
bugün de arkasında ise o makamda oturamaz.
Yok eğer o makama oturmadan önce namus ve şerefi üzerine ettiği yemin
geçerli ise, mutlaka bir açıklama yapmalı ve “Hiç kimse endişe etmesin,
ben artık değiştim. O sözlerim değil, yeminim geçerlidir” demelidir.
Der mi? Demez, diyemez.
Derse inanır mıyız? İnanmayız. Hiç kimse inanmaz!
Gazeteciler kendisine bu soruları sorabilir mi? Soramaz... Çünkü
Abdullah Bey bocalar, sonra medya patronu bozulur, bunu soran gazeteci
fırça yer!
İşin şakası yok. Çankaya’daki tablo çok vahim. Beyninde laiklik
karşıtlığı, İkinci Cumhuriyet, Osmanlılık gibi kavramları taşıyan,
siyasetini ve yaşamını bunlar üzerine oturtan, Atatürk’ün “Ne Mutlu
Türküm Diyene” sözünü ilkellik olarak gören biri o makamda –değiştiğini
kanıtlayana kadar- oturamaz.
Başta CHP olmak üzere tüm ilgili kurum ve kuruluşlar bu konuyu ve
Çankaya’da kimin oturmakta olduğunu dibine kadar irdelemeli, sürekli
gündemde tutmalıdır.
BAŞBAKAN ABD gezisinden dönüşte yine çok güzel konuştu: �Elde edilen sonuçlar hakkında ben ve başkan (Bush) ne diyorsak siz ona bakın. Gerisi laf-ü güzaftır.� Yani boş lakırdıdır! İyi ama sayın muhterem başbakanım benim, biz ikinizin dediklerinden bir şey anlamadık ki! Ya da somut bir şey duymadık ki! Koskoca geziden herkesin aklında iki şey kaldı: 1 � Atsineği. Sineğin görüşme odasına nasıl girdiği, kimin kovalayıp kimin yok ettiği. Rivayet muhtelif! Abdullah Gül kovalamış, son darbeyi ABD�liler vurmuş. 2 � Uçaktaki içki vaziyeti. Devlet kesesinden milyonlarca dolar ödenerek Tayyip Erdoğan�a özel uçak alındı. Banyolu, yatak odalı� Kaç para ödendi devlet sırrı gibi saklanıyor. ABD gidiş dönüşünde uşakta içki varmış ama devletli olan gazeteci arkadaşların hiç biri �Başbakan�a hoş görünmek için- içki içmemiş. Helal olsun! Oysa bazılarını iyi tanırım. İçlerinde şarapçılar, votkacılar, rakıcılar vardır. Başka bir uçakta olsaydı, böyle uzun bir gezide hepsi lıkır lıkır içerdi. Tayyip Erdoğan�ın yanında kimi limonlu su içmiş, kimi gazoz. Bir kez daha helal olsun! Gazeteci oldun mu, böyle �saygılı� olacaksın! Eğer kazara içki içersen başbakan seni kara listeye alır! �Vay be, yanıma geldiğinde alkol kokuyordu. Maydanoz bile çiğnememişti!� Maazallah bir dahaki gezilere çağırılmazsın. Çağırılmayınca onunla özel söyleşi yapamazsın.
******
Evet, Beyefendinin anlı şanlı ABD gezisinden geriye atsineği ve uçaktaki içki olayı kaldı. Başka? Başka bir şey yok. Ötesi laf-ü güzaf! Haaa, bir de bay Bush önceden kendisine yarım saat görüşme zamanı ayırmıştı. Sonra bu süre kemiksiz 50 dakika, yani zamlı tarife olunca biz çok sevindik. Ayrıca Başbakan, Washington parklarını ve anıtlarını gezdi, gençlerle ve çocuklarla bol bol fotoğraf çektirdi. Resmi heyetteki eşleri hanımefendiler bağlı başlarıyla Washington ve New York turları attılar. Bizim medya �Başbakan�a ABD�de büyük sevgi seli� diye manşetler çekti. Bunlara da çok sevindik! Devlet kesesinden yapılan çok güzel, hem de verimli bir gezi oldu! Üzüldüğümüz tek konu, Bayan Bush bizim Hanımefendi�ye 15 dakikasını ayıramadı. Bizim taraf ikisinin bir çay içmesini istiyordu, ne yazık ki bunu başaramadık! Çok kötü oldu! İnşallah bir daha ki ABD gezisinde bu ikisini bir araya getireceğiz.
******
Peki öteki konulara ne oldu? Örneğin PKK, Suriye, Kıbrıs, Patrikhane, İstanbul�da ki Ruhban Okulu, Ermenistan, Kuzey Irak�ta kurulan Kürt devleti gibi konularda somut bir kazanım elde edebildik mi? Yooo! Fakat bir şey elde ettik. Abdullah Gül, ABD�li yetkililere rica etti: �Her gün şehit veriyoruz, bu durumu lütfen görün ve Kuzey Irak�ta PKK�ya karşı önlem alın.� Dışişleri Bakanı dediğin işte böyle vurucu ve iş bitirici olacak! Sonracığıma, bir de helikopter anlaşması imzaladık. ABD�ye yaklaşık 500 milyon dolar ödeyip helikopter alacağız. İlkemiz: �Madem bir şey alamıyoruz o halde verelim.� Somut bir kazancımız(!) daha olduğunu da inkar etmeyelim, görmezden gelmeyelim. Tayyip Erdoğan, CNN International televizyonuna 10 dakika çıkarıldı. Tercüman aracılığıyla bazı sorulara yanıt verdi. Türban konusunda ülkesini, yani ülkemizi bütün dünyaya şikayet etti. Ben burada CNN sunucusu olsaydım sorardım: �Böyle yakınıyorsunuz ama Meclis�te büyük çoğunluğunuz var. Geçirin bir yasa, devlette türbanı serbest bırakın, isteyen bayan memurlar, hakimler, polisler, öğretmenler, doktorlar, üniversite öğrencileri türban taksın. Bunu niçin yapmıyorsunuz?� Ülkesini yabancı bir yayın organında dünyaya şikayet eden Başbakan, eğer kendisine bu soru sorulsaydı, acaba nasıl bir yanıt verirdi? Bir ABD gezisi böyle bitti. Tayyip Erdoğan ve ekibi, Bush�la görüşmeyi başardı. Helal olsun valla! Onlar, erdi muradına, biz çıkalım kerevetine. Ne güzel söyledi: Gerisi laf-ü güzaf!
Bugün DTP kongresi Ankara’da toplanacak. Bu partinin elemanları bugüne kadar pek çok parti kurdular. Bazıları kapandı, bazen isim değiştirdiler ve günümüzdeki DTP’ye geldiler. Her zaman, hepsinin en önde gelen bir özelliği vardı: Kürtçülük yapmak! Bugün de öyle. Fakat bunu bile istedikleri ölçüde tutturamadılar. Hiçbir seçimde yüzde 6 nın üzerinde oy alamadılar. O oy oranının büyük bir çoğunluğu da başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu’dan elde edildi. Kürtçülük Türkiye genelinde tutmadı. Burada bir hususu belirtmekte yarar var. Bu ülkede hiç kimsenin Kürtlerle arasında en ufak bir sorun bile yok. Bizim o kardeşlerimize karşı hiçbir ön yargımız yok. Kürtler, öteki kökenlerden gelenlerimiz gibi, bu ülkenin eşit insanlarıdır. Önlerine bugüne kadar en ufak bir engel çıkarılmamıştır. Özgürce okurlar, iş sahibi olurlar, devlette yükselirler, ticaret yaparlar, zengin olurlar, herkes gibi işsiz kalırlar, fakirlik yaşarlar. Fakat bazı ayrımları iyi yapmak, kafalarda iyi oluşturmak gerekir. Örneğin dindarlara saygısız ama dincilere, din baronlarına, din tüccarlarına karşıyız. Aynı biçimde Kürtlere saygılıyız, Kürtçülere karşıyız. Kürtçü kimdir? Eline silahı alıp bu vatanın 35 bin insanının can vermesine, binlercesinin sakat kalmasına, cezaevlerinde sürünmesine neden olanlar ve onların yandaşlarıdır. Ekmeğini yediği bu ülkeden nefret eden Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesi için elinden geleni ardına koymayanlardır. Altımızı oyan, bizi içimizden vuran, yabancı güçlerle işbirliğine girişenlerdir.
*********
Ve bugünün DTP’si de, aynen devamı olduğu partiler gibi, işte bu Kürtçülük hevesi peşinde koşmaktadır. Hiçbiri Türkiye’nin partisi olamadı. Sadece ve sadece Kürtçülük sömürüsü ile siyaset piyasasında var olmayı denediler. AB arkalarında oldu. ABD aralarında oldu. Yabancı unsurların desteğini aldıkça güçlü olduklarını zannettiler! Ama açık konuşalım, toprağa attıkları ayrılık ve ırkçılık tohumları bir miktar tuttu. Özellikle Güneydoğu’da. Şimdi “Bizim Türkiye’den ayrılmaya niyetimiz yok” dediklerine bakmayın siz. Türkiye en ufak bir zayıflama sürecine girse üzerimize balıklama atlayacaklar ve Türkiye’den kopup Irak Kürdistanı ile birleşmek için ellerinden geleni yapacaklar. Nasıl olsa güneyimizde –ABD’nin kucağında- Kürt devleti kuruldu. Barzani-si Talabanisi vesairesi artık Türkiye’ye açıktan posta koyuyor… Ve biz seyrediyoruz. Dış politikada bir başka hezimet daha!
*********
DTP bugün Ankara’da kongre yapıyor. Neler olacağını hep birlikte göreceğiz. Salonda Türk bayrağı olacak mı? İstiklal marşı okunacak mı? Aslında bunlar göstermelik şeyler. Olduğu taktirde Kürtçülükten vazgeçtikleri mi ortaya çıkacak! Kongrede partinin yeni yönetimi seçilecek. Seçilecek isimler konusunda Abdullah Öcalan’dan onay ve icazet geldi. Şu garip işe bakın ki, Abdullah Öcalan Türkiye’de siyasetin bir bölümünü İmralı cezaevinden yönetebiliyor! Bu iş nasıl oluyor, anlamak mümkün değil gibi görünse de, pekala mümkün!... Bu iş AB sayesinde oluyor. Adam Türkiye’de hiçbir davası kalmadığı halde ayda birkaç kez avukatlarıyla buluşuyor, mesajlarını onlar aracılığı ile Türk ve dünya kamuoyuna aktarıyor. Peki bizimkiler ayakta mı uyuyor? Hayır! O halde?... Çünkü bizi yönetenler AB’den korkuyor… Çünkü bunu AB istiyor. AB Türkiye Cumhuriyeti ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Bizim toplumsal belleğimiz zayıftır. Leyla Zana ve saz arkadaşları bundan bir süre önce cezaevinden –hem de durup dururken- AB nin isteği üzerine topluca –süreleri bitmeden- tahliye edilmediler mi? Dikenli tohumlarını toplumun içine serpmeyi sürdürecekler. Aşağımızda kurulan Kürt devleti ile birlikte ABD ve AB, şimdi onların en büyük güvencesi. Günün birinde sadece Kürtçülük peşinde koşmaktan, ülkemizi bölmekten, altını oymaktan belki vazgeçip Türkiye’nin partisi olmayı düşünürler. O zaman ilk kez olumlu bir iş yapmış olurlar.