haber günlüğü

26/4/2008 - AKP Sentez mi? Antitez mi?

Kategori: Erol MANiSALI
CIA ajanı Graham Fuller' a göre AKP bir sentez. Son kitabında ilginç değerlendirmeleri var. (*) Bazı doğru tespitlerin yanına ustaca sıkıştırılmış yorumlar (saptırmalar) gözleniyor.

- AKP iktidarında Türkiye "en bağımsız" dönemini yaşıyormuş, özellikle de dış ilişkilerde...

- Ortadoğu'ya yeniden dönerek, uluslararası alanda en önemli aktörlerden birisi haline geliyormuş.

- Atatürk döneminde İslam dünyasından koparılan Türkiye, Ortadoğu'daki yerini yeniden alıyormuş.

- Ülkenin içinde bulunduğu İslamcı yapılanma (yani AKP iktidarı), Atatürk Türkiye'si ile geçmiş arasında bir sentez oluşturuyormuş.

Bu arada ülkenin refah içinde olduğu, Kürt sorununun çözülme yolunda ilerlediği, ülkenin 2015 yılında AB'ye katılmayı beklediği de Graham Fuller'ın kitabını süsleyen değerlendirmelerden bazıları.

G. Fuller'da, "Osmanlıya dönüşün" savunuculuğunu görüyoruz.

Bir CIA ajanının kitabını bu köşeye taşımak, birçoğumuz tarafından anlamsız ve gereksiz olarak düşünülebilir. Ancak bu çevrelerin AKP konusundaki destek ve değerlendirmelerinin anlaşılması için bunun yararı var. Özellikle de ABD'nin yazdığı senaryonun öğrenilmesi açısından.

G. Fuller, Morton Abromowitz, Richard Holbrooke, Paul Wolfowitz ve Richard Perle Ortadoğu'nun soğuk savaş sonrası yeniden yapılanmasının baş mimarları arasında yer alıyorlar.

Refah'ın devrilmesi, AKP'nin yaratılması ve iktidara taşınmasında Washington'un planlarını onlar hazırladılar (**).

CIA'nın Türkiye konusunda en etkili uzmanının AKP ve Türkiye hakkındaki düşüncelerini değilse bile "Yazdıklarını öğrenmek", ABD'nin Türkiye planları bakımından yol göstericidir.

Dikkatimi çeken şeyler şunlar oldu;

- Graham Fuller, Türkiye'nin geleceğinde "İslamcılığı öne çıkarıyor". Bunu "İslamcılığın öne çıkmasını istiyor" şeklinde okumak gerekir.

Böyle bir projeksiyonun,Türkiye'de "ulus devlet kimliğini darmadağın edebileceğini" en iyi bilenlerden birinin kendisi olduğunu düşünürsek, bu pazarlamayı doğal karşılamak gerekir.

- Fuller'a göre AKP dönemi "Olağanüstü bir refah ve gelişme sergiliyor".

AKP'ye büyük bir destek var. Bunu da doğal karşılamak gerekir.

"Kendi projelerini" övmelerini yadırgamamalıyız.

- Türkiye'nin AB'ye hiçbir zaman alınmayacağını ve özel statüye götürülmekte olduğunu en iyi bilenlerden birisi G. Fuller'dır. Yayınları ve bugüne kadar yaptığı çalışmalar bunun kanıtıdır.

O halde neden, "Türkiye sanki 2015'te AB üyesi yapılacakmış izlenimi yaratacak" bir ifade kullanıyor?

"Türkiye bunu bekliyor" ifadesini kullanıyor. Bunun doğru olmadığını, "Böyle bir beklenti havasını yaratanların bir azınlık olduğunu" çok iyi biliyor. Ancak, "dincilerin ve bölücülerin yaptığı gibi, AB sürecini bir araç olarak kullanıyor".

- Türkiye'nin, "AB süreci üzerinden Batı kapitalizmine bağlanması", G. Fuller başta olmak üzere Washington ve CIA uzmanlarının önerileriyle sürdürülmektedir. G. Fuller bu süreçte en aktif rol alanlardan birisidir.

- "Kürtçü-İslamcı pazarlamasını" en iyi biçimde yapıyor. Kürt sorununun , "AKP döneminde çözüme doğru gittiğini" söylüyor. İslamcı yapılanmanın , "Kürtçülüğü" teşvik ettiğini kabul ederken önemli bir çelişkiye de düşmüş oluyor; bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti'nde ulus devlet kimliğini, dinci yapılanma ile bozuyor; bunu yaparken de, "Kürt milliyetçiliğini bu sayede, emperyalizmin emrine sunmuş oluyor".

Graham Fuller'ın unuttukları...

Fuller kitabında en önemli şeyleri ya unutuyor ya da ikinci plana itiyor;

- 11 Eylül 2001 sonrasında, ABD'nin Ortadoğu'ya işgal için harekete geçmesiyle AKP'nin iktidara getirilişi arasındaki ilişkiyi göz ardı ediyor.

- Kendilerinin, " AKP ve dincilerle olan doğrudan bağlarından" hiç söz etmiyor. AKP ve ABD arasındaki işbirliğini saklıyor.

- ABD'nin Arap ülkeleri, İran ve Türkiye'ye yönelik yeni politikalarını masaya yatırmıyor. "Esas kriz nedenlerini" gizliyor.

Bu arada AKP'nin Başdanışmanı Dr. Yalçın Akdoğan' ın görüşleri ile Fuller'ın son kitabının "öngörüleri" arasındaki örtüşmeler de ilgi çekici. Fuller'ın Akdoğan'dan etkilenmiş olabileceğini düşünmek fazla iyi niyetli ve safça olur! Ama aralarındaki yakınlık açıkça görülüyor.. hele Akdoğan'ın kitabı okunduğunda. (***)

Aşağıdaki üç kitap yan yana getirildiğinde AKP, İslam, ABD ve Ortadoğu arasındaki bağlar, konuya uzak insanların bile anlayabileceği bir açıklıkla ortaya çıkar.

***

Küçük bir not: Halkımız, CHP Kurultayı'nın ve Parti Yönetimi'nin, "AB Sürecine" nasıl baktığını ve tam olarak nerede durduğunu, açık bir biçimde görmek ve bilmek istiyor.

(*) Graham Fuller, "Yeni Türkiye Cumhuriyeti", Timaş, 2008

(**) Erol Manisalı, "AKP, Ordu ve Amerika Üçgenindeki Türkiye", Truva, 2007

(***) Yalçın Akdoğan, "AK Parti ve Muhafazakâr Demokrasi", Alfa, 2004

Erol Manisalı

Cumhuriyet

www.haberinyeri.net

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/3/2008 - İktidarda AKP, Muhalefette Büyük Sermaye mi?

Kategori: Erol MANiSALI
ABD ve AB'nin, yeni Türkiye modelinde, "dinci iktidara karşı, sermayeci muhalefet" var.

-Dinci iktidar, "ılımlı (ve uyumlu) İslam hükümeti olarak", Batı'nın iktisadi ve siyasi taleplerini karşılayacak.

- Buna karşılık "özde de Batıcı kimi büyük sermaye çevreleri", dinci iktidara karşı muhalefet oyununu oynayacak. Türkiye'nin "modern, hatta biraz da Atatürkçü" öbür yüzü olarak oligarşideki dengeyi sağlayacaklar. İş çevrelerinin tamamı değilse bile, bazı büyük sermaye çevreleri 11 Eylül 2001'den sonra Türkiye'de bu Amerikan projesini kabul ederek, "dinci Amerikancılarla birlikte", oynamaya başladılar.

Bugün AKP iktidarına karşı göstermelik muhalefeti, bu "kimi büyük sermaye çevreleri başarıyla yürütüyorlar".

- Ortada AKP iktidarına karşı, "antiemperyalist, ulusalcı ve halkçı" bir muhalefet yok.

- Bütün meseleyi, "göstermelik ve biçimsel laiklik üzerine oturtan" muhalefet odakları ve " Amerikancı milliyetçiliğe yatkın" sağ çevreler var.

- AKP'yi sadece "dinciliği ile suçlayan", ama dinciliğin altyapısını hazırlayan esas konulara hiç girmeyen bir muhalefetle karşı karşıyayız.

İşbirliği alanları hangileri?

AKP iktidarı ile muhalefeti oynayan "kimi büyük sermaye çevreleri" arasındaki ortak noktalar ne?

- Dinciler de kimi büyük sermaye çevreleri de Washington, Brüksel ve Batı kapitalizmine bağlı durumdalar. Oligarşi içindeki, "iktidar ve muhalefet paylaşımlarını'', ABD ve AB sayesinde yürütüyorlar.

- Dinci iktidar ve muhalefeti oynayan kimi büyük sermaye çevreleri, BOP'un destekçisi ve bir parçası olmuşlar. Arkalarında Amerika ve Avrupa'nın bulunması, bunu zorunlu kılıyor, elIeri mahkûm. Batı'nın Kürdistan, Ermenistan, patrikhane projelerine esnek bakmak zorundalar. Irak'a, İran'a ve Türkiye'ye onların gözü ile yaklaşmak durumundalar.

- Dinci iktidar da kimi büyük sermaye çevrelerinin oluşturduğu göstermelik muhalefet de Türkiye'nin IMF ve AB'ye tek yanlı bağlanmasına destek veriyorlar.

Türkiye'nin, IMF'nin ve AB'nin güdümünde tutulması gerekiyor. Böylelikle oligarşi içindeki yerlerini koruyorlar.

Dinciler de bazı büyük sermaye çevreleri de hep birlikte, "Aman istikrarı bozacak bir şey olmasın" diyorlar. Onlar için istikrar "oligarşinin aksamadan sürmesi" demektir.

- AKP'de bazı büyük sermaye çevreleri de sosyal devlete karşılar. Devletin içinin boşaltılarak her şeyin başıboş bir biçimde piyasaya devredilmesini ısrarla uyguluyorlar.

"Avrupa'ya benziyoruz" gerekçesi ile bunu yapıyorlar. Oysa Almanya'da, Fransa'da, Belçika'da böyle şeyler yapılmıyor, doğru söylemiyorlar.

- Atatürk devrimlerine ve halkçılığa her ikisi de karşı çıkıyor. Biri "külliyen reddediyor"; diğeri ise Atatürkçülüğü biçimsel yönleri ile kabulleniyor. Sonuçta, ikisi de aynı kapıya çıkar. Batı kapitalizminin Atatürk devrimlerine bakışında birleştiklerini söylersek yanlış olmaz.

Gelelim farklı yanlarına...

İktidardaki dincilerle muhalefeti oynayan "kimi büyük sermaye çevrelerinin" ayrıldıkları noktalar da var kuşkusuz.

Dinciliğin simgelerinde ve ambalajında ayrıldıklarını görüyoruz. Sokakları çarşaflı, türbanlı, takkeli, sarıklı insanların doldurması "sermayeci muhalefetin" karşı çıktığı şeyler.

"İçiyle değil, daha çok dışıyla ilgililer". Ne yapıyorsanız yapın ama "ambalajınızı düzeltin" diyorlar. Zaten, Şerif Mardin' in biçimsel ağırlıklı olarak "mahalle baskısından" yakınırken Betül Mardin 'in Köşk'te Abdullah Gül 'ün halkla ilişkilerine başarıyla hizmet sunması, "Batılı, Batıcı, dinci" gibi kavramların ortak ve ayrı yönlerinin hangi koşullarda birleşip ayrıldığını da ortaya koymaktadır.

Başlı başına bu örnek bile, "Bugün Türkiye'nin yaşamakta olduğu sorunların ve çelişkilerin kaynağının nerelere kadar uzandığını gösteriyor".

Yetenek, beceri, Batılılık, siyaset, bürokrasi, bilim, din, tarikat ve piyasa kavramlarının inanılmaz biçimde bütünleşip bir çelişkiler yumağı oluşturduğu bir süreçten geçiyoruz.

Sonuçlardan yakınanlar da sonuçları yaratanlar da iç içe geçmişler, aynı insanlar...

Sorun "sömürgecilerle işbirliği yapan bir azınlığın, sisteme egemen olmasıdır". Bu kısırdöngüyü yıkmak zorundayız... Öyle ya da böyle...

Erol Manisalı

Cumhuriyet

www.haberinyeri.net

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/2/2008 - Dinciler ve Liberaller Neden Çatıştılar?

Kategori: Erol MANiSALI

Önce neden "beraber olduklarını" görelim. Daha sonra da bu "birlikteliklerini" ortadan kaldıracak biçimde, "nelerin değiştiğini" araştıralım.

Bekir Coşkun 'un 20 Şubat'ta öne sürdüğü "Ahmaklıktan mı, yoksa kaypaklıktan mı" olasılıklarına ek olarak başka faktörlerin bulunup bulunmadığına bakmakta yarar var.

AKP ile liberallerin büyük çoğunluğunu bir araya getiren faktörler nelerdi? Farklı dokularına karşın hangi noktalarda işbirliği yaptılar?

1) AKP de liberaller de Amerika'nın BOP'una sıcak bakıyorlar, onun yanında yer alıyorlardı.

2) Türkiye'de sosyal devletin tasfiyesi ve bütün işlerin piyasaya bırakılması üzerinde liberaller ve AKP tam bir ittifak içindeydiler.

3) TSK'ye, birlikte karşı çıktılar.

4) Cumhuriyetin değerleri; Atatürkçülük ve ulus-devlet kimliğinin kaldırılması konusunda "dinciler de liberaller de, tek başlarına söylemekten çekindikleri şeyleri", el ele vererek daha rahat ortaya koydular. Burada, işbirliğine gittiler.

5) Her ikisi de, Türkiye'deki "Büyük sermaye çevreleri üzerinden", aralarında ortaklık kurdular. 2002-2007 döneminde TÜSİAD bu konuda çok önemli bir misyon üstlendi. Liberallere ve AKP'ye kucağını açtı, aralarında eşgüdüm sağladı.

6) Medya, dinciler ile liberaller arasında birleştirici bir görev yaptı. ABD'nin ve TÜSİAD'ın, AKP'ye verdikleri destek, bunda büyük rol oynadı.

7) Gardırop Atatürkçülerinin "sisteme ve Batı'ya verdikleri örtülü destek de" liberal-dinci işbirliğinin, rahatlıkla yürümesini sağladı.

Sıralanan bu öğeler, "soğuk savaş'' sonrasında ABD ve AB'nin,Türkiye ve Ortadoğu üzerindeki taleplerinin karşılanmasına yönelik konulardır. AKP ile liberaller arasında bu konularda işbirliği sağlandı.

Erbakanlaşma tehlikesi mi?

2002'den 2007'ye kadar ABD ve AB şemsiyesi altında yürütülen bu ortaklığı kim ve neden bozdu? Dincilerle liberaller arasındaki bu ortaklık yapay ve zorlamaydı. ABD'nin her iki kesim üzerindeki patronluğu, bu "zoraki evliliği" yaratmıştı.

Ancak liberallerin Batı ile olan stratejik ortaklığına karşılık "Dincilerin beraberliği taktik (ve kerhen) bir beraberlikti ve hülle niteliğindeydi". Dinciler ABD (ve İngiltere) ile bir anlaşma yapmışlardı. (*) Henüz ilan edilmemiş anlaşmanın koşulları neydi?

1) Türkiye içinde dincilerin önündeki engeller, "ABD ve AB tarafından ortadan kaldırılacaktı."

2) Buna karşılık dinciler, Batı'nın istediği siyasi ve iktisadi ödünleri vereceklerdi. En başta da BOP'a destek geliyordu.

Dinciler ve ABD (ve Batı) ile yapılan bu yazılmamış anlaşma, " stratejik olmaktan çok taktik bir nitelik taşıyor" . Dincilerin ABD (ve Batı) ile ortaklıkları "Kısa ve orta vadeli ortaklıklar olarak düşünülüyor". Nihai amaçta, "Din devletine ulaştıktan sonra artık ABD'ye gereksinmeleri kalmayacaktı."

En azından, ABD ile ilişkileri gevşetmek zorundaydılar. Eğer tarikatların ve cemaatlerin tamamen egemen olacakları bir düzen geliyorsa, "Bu düzen kendi içinde, antiliberal ve antiamerikan filizlenmeyi de beraberinde getirecektir".

Bu sonuç, "Gerçek dinci yapılanmanın, İslamda getireceği doğal bir gelişmedir". Bugün bu tehdidi, "Dinler arası diyalog ile örtmeye çalışan" Batı, uzun dönemde bu kontrolü kaybetmeye mahkûmdur (**).

- Buna karşılık "liberallerin Batı kapitalizmi ile ilişkileri uzun vadeli ve stratejiktir".

ABD'nin (ve AB'nin) bölge ve Türkiye üzerindeki planlarını ve egemenliğini en baştan kabullenmişlerdir. Soğuk savaş sonrasında Batı'nın Türkiye için biçtiği elbiseyi giymeye hazırdırlar.

- Liberaller,Türkiye'ye tamamen Batı'nın gözü ile bakmaktadırlar.

Üniter devlet yapısının ortadan kaldırılmasından Türkiye'nin iktisadi, siyasi ve kültürel olarak Batı'nın himayesi altına sokulmasına kadar her alanda destek veriyorlar. Buna, Lozan'ın yavaş yavaş tasfiyesi de dahildir.

"Hülle'nin itirafı"...

Dincilerle liberallerin "Batı çatısı altındaki ortaklıklarında" kendi talep listelerini alt alta yazdığımız zaman, arada çatışan öğelerin oldukça fazla olduğu görülür.

Dinciler en başta, "Liberallere açık çek verdiler". Askere, ulus devlete, Atatürk' e karşı kendilerinin söyleyemediklerini liberallere söylettiler, işlerini gördürdüler.

ABD dincileri kullanırken, dinciler de liberalleri kullandılar ve 22 Temmuz seçimlerinden başarıyla çıktılar. Köprüyü geçtikten sonra, "Artık üzerlerindeki safraları atmaya başladılar". Doku uyumsuzluğuna rağmen ABD sayesinde sağlanan zoraki evliliğin "bir hülle olduğunu", artık iki taraf da ilan etmek zorundaydı.

Bu arada Aydın Doğan medyasına karşı, tarikatçıların, "yeni ve daha büyük açılımlara girmeleri" belki de işin tetiklenmesine yol açtı.

Geçenlerde bu köşede yazdım; ABD uzun vadede Türkiye'de kaybetmeye mahkûm; ulusalcılar da gelse dinciler de gelse ABD kaybedecek.

Ama Türk halkının çıkarları açısından, olasılıklardan sadece bir tanesi geçerli.. diğeri ortaçağın kapısı...

Esas konumuza gelince; liberallerin her şeyden önce, Batı emperyalizmi ile kavga etmeleri gerekir; ancak bu da, eşyanın tabiatına aykırıdır, kimlikleri buna izin vermez... Emperyalizmle çatışmaya girdikleri anda ya dinci ya da ulusalcı olmak zorundadırlar...

Bir not; Sultan Galiyev Moskova tarafından Bakû'ye gönderildiğinde çok şaşırmış; duvarlarda Lenin 'in resimlerini beklerken karşısında Mustafa Kemal 'i bulmuş...

(*) AKP, Ordu ve Amerika Üçgenindeki Türkiye,Truva, 2008

(**) H. Çetinkaya, "Şeriat Pazarı", Günizi, 2008

Cumhuriyet

 

Erol Manisalı

 

www.haberinyeri.net

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/2/2008 - İstanbul, Açık Şehir

Kategori: Erol MANiSALI
- Costas Karamanlis , Patrik, Büyükelçi Wilson kafa kafaya vermişler, Fener'de BOP'un hesaplarını yapıyorlar. Açık şehir İstanbul'da, baş başa... Ankara yok, hükümet yok, kendi başlarına... Başbakan Tayyip Erdoğan' ın 23 Ocak 2008'deki basın açıklamasında söylediği gibi ... "Ekümeniklik (evrensellik) onların iç meselesidir" diyerek Atina, Patrikhane ve ABD'nin kendi aralarında, baş başa konuşup çözecekleri bir ortam hazırlanmış.

- AKP hükümeti "Cumhuriyet Merkez Bankası" nı Cumhuriyetin başkenti Ankara'dan Türkiye'nin finans merkezi İstanbul'a getirme kararı aldı. Düzeltelim; MB, açık finans piyasaları merkezi ve açık şehir İstanbul'a taşınmak isteniyor.

- AB, Türkiye'den sağladığı büyük ticaret fazlasının birkaç kuruşunu da "İstanbul"u, eski azınlıkların yaşadığı sokakları yeniden canlandırmaya harcıyor. Cumhuriyetten sonra yapılan anlaşmalarla milyonlarca insan karşılıklı göç etmişler, bilmem kaç nesil geçmiş, herkes yerleşmiş. Yalnız AKP değil, Batı da Osmanlı'nın özlemi içinde, birlikte özlem gideriyorlar. Ah bir geri gelse hayali içindeler.

- Avrupalı sömürgecilere karşı savaşarak kurulmuş bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni Cezayir örnek almış ve Fransa'ya karşı savaşmış. Beyoğlu'nda, Cezayir adını koyduğumuz sokak açık şehir İstanbul'da yeniden Fransız sokağı olarak değiştirildi.

Sömürgecilik özlemi içinde olanlar Fransa'nın yanında Cezayir'e karşı saf tutmuşlar, açık şehir İstanbul'da.

- Yakında Balat'a Atina sokağı, Vezneciler'e karakol baskınını yadetmek için İngiliz sokağı, Maslak'a da Wall Street adını vermek isteyenler çıkarsa hiç şaşmam, burası açık şehir İstanbul.

- Boğaz'a şeyhler, prensler, tarikat liderleri, Amerikan güdümündeki Arap kralları yerleşiyor. Neden olmasın, burası açık şehir İstanbul. Batı kapitalizminin (ve emperyalizminin) denetimi altına sokulmaya başlayan bir dev kent.

Başkentin içi boşaltılırken "Açık Şehir İstanbul" devleştiriliyor. Türkiye Cumhuriyeti'ne alternatif bir açık şehir...

- Lozan'ın silip attığı Fener Patrikhanesi, Batı emperyalizminin himayesine (ve maşalığına) açık şehir İstanbul üzerinden soyunuyor.

BOP'un merkezi, İstanbul...

Fener Patrikhanesi, ABD ve AB'nin güdümünde Rusya ve Ukrayna'daki Ortodoks nüfusa karşı bir kılıç gibi kullanılacak. Hem de açık şehir İstanbul üzerinden. Şehir açılıp saçılacak ki herkes el atabilsin... Sermaye, din, siyaset curcunası egemen olsun.

"Dünya Kültür Başkenti İstanbul" Projesi ABD ve AB'nin açık kent düzenlemesinden başka bir şey değildir. İstanbul Lozan'ın dışına çıkarılırken ABD ve AB'nin güdümünde bir Ortadoğu devleti kurulmak isteniyor. Finansçıların deyimi ile bir "Off Shore bölge" yaratılıyor, Cumhuriyetin içi boşaltılırken.

Vatikan'dan biraz daha farklı, biraz daha işlevsel ve siyasi.

- İçimizdeki dincilerden, işbirlikçi olanlar çok mutlu. Türkiye içinde bir din devletçiği olursa Türkiye de bundan nasibini alır diye düşünüyorlar.

Papa İstanbul'da ne buyurmuştu; dinin kamusalı, özeli olmaz; din, hayatımızın her anında ve her davranışımızda vardır. Vatikan'daki papazları ve rahibeleri örnek alıyordu, herhalde...

- Önce yabancı tekelleri ve sermayeyi İstanbul'a taşıdılar. Yabancı sermaye borsada bir koyup dört aldı. Türkiye'yi soymanın bir mekânı haline getirildi İstanbul. Tabii ki Frankfurt'ta, Paris'te olduğu gibi işlemeyecekti, malı alıp götüreceklerdi...

- Sonra yabancıların alışveriş merkezleri doldurdu İstanbul'u. Yerli işadamları önce fabrikalarını satıp iş merkezleri yaptılar; sonra da bu iş merkezlerini yabancı tekellere devrettiler. İstanbul'un açılıp saçılmasına katkıda bulundular. Bu merkezleri yabancı mallar doldurdu, ithalat patladı.

- Sonra TV kanalları, gazeteler ve kimi vakıf üniversiteleri de yabancı sermaye tarafından işgal edilmeye başlandı. Megakent iyice açılıp saçılıyordu.

Patrikhanesinden televizyonuna, borsasından alışveriş merkezine her şey Batı tekellerinin ve yabancı sermayenin eline geçiyordu. "Açık şehir İstanbul" böyle yaratılıyor. Aynen Osmanlı'nın çöküş yıllarında olduğu gibi.

Casablanca'da yalnız Humphrey Bogard ve İngrid Bergman yoktu. Orada faşizm vardı, emperyalizm vardı, tekeller, kara para vardı... Ve tabii faşizme karşı savaşan devrimciler, idealist insanlar vardı. Ama Casablanca yine de bir açık şehirdi.

Şimdi İstanbul'u açarak Cumhuriyeti, onun üzerinden tasfiye etmek istiyorlar. Yabancı sermayenin sömürmesi için zemin hazırlanıyor... Ulus-devlet kimliğini, Lozan'ı, Cumhuriyeti İstanbul üzerinden eritmek istiyorlar.

Sermayenin, Hıristiyanların, şeyhlerin, Arap krallarının, tarikatların ve yabancı malların işgal ettiği bir zemin yaratıyorlar.

Cezayir sokağı yerine Fransız'ı, Cumhuriyet yerine tarikatçısı, Ankara yerine tekelcisi...

1918'de işgal ordularına futbol turnuvası düzenleyenler şimdi yabancı tekellerle borsada oynuyorlar.

Postalın yerini sermaye almış ama sonuç aynı: Sömürü, askersiz işgal, kimliksizlik...

"Yaşasın açık şehir İstanbul" diyenler bunun özlemi içindeler... İstanbul, çok başlıklı bir füze gibi kullanılıyor... Herkes kendi işini görüyor, Türkiye hariç...


Erol Manisalı

www.haberinyeri.net

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/11/2007 - 11 Eylül ve Kapitalizmin İçgüdüleri

Kategori: Erol MANiSALI

BIÇAK SIRTI

11 Eylül ve Kapitalizmin İçgüdüleri

11 Eylül 2001'de İkiz Kuleler ve Pentagon'a yapılan saldırıların ABD yönetiminin açıkladığı gibi olmadığı artık kesinlik kazanmış bulunuyor. Kanıtları ile Avrupa ve ABD kaynaklarının yeni yeni ortaya çıkardığı bilgi ve değerlendirmeler, bu saldırıların ABD'de iç güçler tarafından yapılabileceğini (ve yapıldığını) artık kesinleştirdi.

Haber Türk'te de birkaç hafta boyunca olayın teknik ayrıntıları objektif bilgilere ve kaynaklara dayanarak izleyicilerin gözleri önüne serildi. Aynanın Arkası programında, işin ayrıntıları özetlendi.

11 Eylül'ün, ABD'nin kendi kaynakları içinden yaratıldığını sürekli yazdım ve söyledim. 3-4 farklı yayınevinin 11 Eylül'e ilişkin ortak yayınlarında bu görüşlerim söyleşilerle ortaya kondu ve yayımlandı.

İşin teknik ayrıntıları benim bilgi alanım dışındı. Amerikan (ve Batı) kapitalizmi bu büyük yalanı (ve komployu) düzenleyip üretmek zorundaydı. Ben sadece, Batı kapitalizminin içgüdülerinin izini sürerek bu sonuca varmıştım.

ABD'nin (ve Batı'nın) soğuk savaş sonrasında hedeflediği yeni küresel egemenliği kapsamında 11 Eylül olayı küçük bir zerrecikten başka bir şey değildir.

İşin esasını görmek...

- Olayın esası Bush 'un ve çevresindekilerin ''kötü adamlar'' olduğu meselesi değildir.

- İşin özünde Batı (ve Amerikan) kapitalizminin iç dinamikleri ve ''Temel İçgüdüleri'' yatmaktadır. Bush'lar da üretilip iktidara getirilirler; onlar sistemin kurşun askerleridir. Sorun sistemin içgüdülerinde ve dinamiklerindedir.

Soğuk savaş sonrası Komplolar Dizisi'ni sıralayalım; aynen televizyonlarda izlediğimiz mafya dizileri gibi.

1) Birinci Körfez Krizi'nde Kuveyt senaryosu, ABD ve İngiltere tarafından hazırlanmadı mı?

2) Yugoslavya'da önce iç savaş çıkartılması ve sonra da ABD, İngiltere ve Almanya'nın ortak projesi olarak ülkenin altıya bölünmesi planlanıp uygulanmadı mı?

3) Endonezya'da Doğu Timor'un ayrılması, yine iç savaş tahrik edilerek gerçekleşmedi mi?

4) 11 Eylül 2001; ''Mevcut araçlar yetmeyince, yeni küresel saldırılar'' için düzenlenmedi mi?

5) ''11 Eylül'de kendi kendine yaptığı terör sonucu'' , terörist kovalamak bahanesiyle ABD Afganistan'ı işgal etmedi mi?

6) Irak'ı işgal etmek için Bush yönetimi ve Blair hükümeti, dünya kara mizah tarihine geçebilecek dev yalan haberler üretmedi mi?

7) Irak'a ''demokrasi götürüyoruz'' diye yalan söyleyen ABD ve İngiltere, sivil halkı göz göre göre bombalayıp yüz bini aşan insanı öldürmedi mi?

8) ABD ve İngiltere'nin arkasından ''hür ve demokrat AB'nin'' altı devleti daha ordularını, pay almak için Irak'a göndermedi mi?

- 1990'da üretilen Birinci Körfez (Kuveyt) Komplosu zincirleme tetiklemeleri getirmedi. Batı kapitalizminin dünya egemenliği için ''gerekli tepki ve saldırı potansiyelini sağlayamamıştı'' .

- ABD (ve Batı) kapitalizminin dünya üzerinde oligarşik (ve faşist) bir düzen kurabilmeleri için ''11 Eylül olayının planlanıp üretilmesi'' vazgeçilmez bir temel içgüdü idi. Vahşi kapitalizm artık kendisini kontrol edemiyordu.

- Sistemin ezen dişlilerinin özeti Bush'un sözlerinde ortaya çıkıyordu: ''Amerika'nın (Batı'nın) çıkarları her şeyin üzerindedir. Artık kuralları biz belirleyeceğiz. Ya yanımızdasınız ya da karşımızda.''

Bush'un ağzından çıkan bu sözler kükreyen vahşi kapitalizmin saldırgan içgüdülerinin doğal bir sonucu idi. 11 Eylül olayları ne Bush yönetiminin, ne de ABD'nin tek başına başlattığı bir savaş değildir. Bu, daha vahşileşen Batı kapitalizminin işleyişinin doğal bir sonucudur.

- Sistemin merkezinde ise Batı'nın dev şirketleri oturmaktadır. Batı kapitalizminin keskin bıçaklarını bileyenler onlardır. Batı'da şirketler kapitalizminin kaptan köşküne oturmuş bulunuyorlar.

Bush'lar, Blair'ler, Chirac'lar, Schröder'ler şirketlerin sadece küçük hizmetkârlarıdır. Chirac Airbus uçaklarını Türkiye'ye satarken onun için seviniyordu; işçisine, mühendisine, patronuna, devletine kazandırdığı için. Peki ya bizimkiler neye seviniyordu!


Erol Manisalı


www.haberinyeri.net




Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
Güncel haberler...

Kategoriler

Arkadaşlarım

uygarradikal
Özcan Çeltik
bilimhaberleri
baskemalist
slambasi






haber