Gece hastaneye apar topar götürülürken anımsadım ki Ahmet Haşimâ?? i Yahya Kemalâ?? den daha çok severim; şiire vurgun olanların bildikleri aşağıdaki ünlü dizeleri onun yazmasını temenni ederdim:
Hafızâ??ın kabri olan bahçede bir gül varmış ..
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle..
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış ..
Eski Şirazâ??ı hayal ettiren ahengiyle..
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde..
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter..
Ve serin serviler altında kalan kabrinde..
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter..â?�
Peki, Yahya Kemalâ??in bu güzelim şiirinde eksik olan neydi?
Yanıt çelişkili ve garip.
Azrail!..
.
Niçin?..
Çünkü Azrail pek sevimli bir melek sayılmaz:
â??- Aman Azrail aman.. Tanrıâ??nın birliğine yoktur güman...â?�
Şiirin sözcüklerine yeniden bir göz atalım:
Gül..
Bahçe..
Bülbül..
Bahar..
Ahenk..
Azrailâ??in ne işi var bunların arasında?..
.
Son günlerde çoğu zaman kimi sorulara yanıt vermek zorlaştı. Allah aşkına ortalığı sarıp sarmalayan â?? Kutlu Doğum Haftası â?�nın futbolla ne ilgisi var?..
Gazetelerin yazdıklarına bakılırsa, önce Fetoâ?? nun adamı Hakan Şükür Galatasarayâ??ı ele geçirdi...
Sonra tevatür şöyle yayıldı :
Hakan Şükürâ??ün dediğine göre â?? Kutlu Doğum Haftası â?� ünlü uluslararası futbol derbisinde Galatasarayâ??a yarayacaktı ..
Yaradı mı ?..
İşler gittikçe karışıyor..
Feto Galatasarayâ??a el koyup â?? kutlu doğum â?�u futbola soktuktan sonra Papaâ??nın ne yapacağı bilinir mi?..
Meryem Anaâ?? nın Hazreti İsa öyküsü de kale ağlarına karışıp Hıristiyan yandaşlarına tezgÃ?¢hlanmaya başladı mı, Hakan Şükür solda sıfır kalır mı kalmaz mı ?..
.
Evet, işler gittikçe karışıyor...
Kırk yılda bir hastaneye yatayım dedim..
Ben hastanede yataktayken olan bitenlere bir bakın:
c Fetoâ??nun Galatasarayâ??a hamlesi..
c Hakan Şükürâ??ün â?? Kutlu Doğum Haftası â?�yla atılımı ...
c Katar Emiri Arap şeyhinin medyanın ikinci büyük grubu Sabahâ??a el koyması ...
c Bizim medyanın Arap şeyhine karşı feveranı ...
c İslamcı takımın dincilik yöntemleriyle küçük kız çocuklarını aşağılık cinsel politikaları için kullanan pislikler...
.
Sizlerden bir süre daha izin istiyorum..
Henüz hastanedeyim...
Ama, bugün 1 Mayıs...
Selam sana 1 Mayıs...
Yalnız Türkiye için değil, tüm dünyaya dönük bir değişimin tohumlanması sürecine girdik...
Dünyada bir şeyler oluyor...
Olacak...
Farkında mıyız?..
Türkiyeâ??yi kaşkaval dinciliğin insanlık ve çağdaşlık dışı düzenine sürmek isteyenlerin kulaklarına kar suyu kaçtı ...
"Huanito o gün öğleden sonra yaşayacağı olayı yıllarca sonra idam mangasının karşısında kurşuna dizilirken anımsayacaktı..."
*
Yaşanan olayları iç içe geçirerek yorumlamak hayatın hem eğlencesidir,
hem anlamını verir, her şeyin gel-geç olduğunu vurgular...
Peki, kalıcı olan nedir?..
İşte önemli olan o...
Hayatın özü o...
Emniyet, gazete, hastane, vb. arasında hızlı bir trafiği yaşarken her
şeye karşın hayatı daha yoğun olarak duyumsadığımı anladım; çünkü bugün
Türkiye'de kuşaklar boyu sürecek bir ortak yazgının hesaplaşmasını hep
birlikte yaşıyoruz, bakalım bu sınavı onurla verebilecek miyiz?..
Bu bizim ortak hayatımız...
Gelgitlerin içinde yaşandığı için görüntüler aldatıcı da olabilir,
esasını algılamaya yönelik bir mantığı üretebilecek kadar tarihsel
bilince sahip olmalıyız...
Çünkü o tarihe sahibiz...
*
Daha sonra yaşayacağımız olayları yaşamadan ya da yaşadıktan daha sonra
tüm gerçekliğiyle algılayabilmek talihine sahip olabilmek bir bilinç
işidir...
İnsan neyi, nasıl yaşayabileceğini nasıl bilebilir ki...
Ama her şeyi algılayabilir...
Emniyet'te nalları dikmek, hastanede ayvayı yemek ya da her ikisinden
sonra nar suyu içmek talihine kavuşmak bizim dışımızdaki yazgımızın
bileceği komedyanın çeşitli perdeleri...
İşte bunları yaşamak için çaba gösterirken okurlarımdan birkaç gün izin istiyorum...
Sanırım bir yılı aşkın bir süreden beri dinlenceye çıkmamıştım...
Hukukun çok konuşulacağı bir haftaya daha giriyoruz. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya 'nın hazırlayıp sunduğu iddianameyi gündemine alacak ve davayı başlatacak.
Hukuk böyle diyor.
Yürürlükteki yasalara göre parti kapatma davalarında dava, iddianamenin Anayasa Mahkemesi'ne ulaşmasıyla birlikte başlıyor.
Ancak AKP medyası pek çok konuda olduğu gibi burada da konuyu sulandırıp, hukuku tartışmalı hale getirip AKP'ye pay çıkarmanın yollarını arıyor.
Baştan söyleyelim, iddianamenin kabulü-reddi tartışmasından AKP'ye pay çıkmaz. Her şeyi bir yana koyalım, daha birkaç ay önce açılan DTP davasına bakalım; iddianamenin mahkemeye ulaşmasıyla birlikte dava başlamış, takvim işlemişti.
Ne tür bir dava olursa olsun sanık sandalyesindeki kişi ya da kurum temsilcisinin mahkeme sürecindeki tutumu yargıçların dikkatindedir.
Hukukta "iyi hal" diye bir şey vardır. AKP'li kardeşlerimize bakıyoruz, dava açıldığı günden beri bir kişi çıkıp ilaç için şunu söylemiyor:
AKP'liler bunu söylemek yerine hukukun neresinden nasıl oynarsak davadan kurtuluruz arayışı içindeler.
Geçen haftanın başında AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün şu açıklamayı yapmıştı:
"Anayasayı değiştirmek zaruri hale geldi. Bu hafta sonuna kadar değişikliği Meclis'e indirebiliriz. MHP de gözaltında. Bu değişikliğe destek verip vermeme kararını kendisine bırakıyoruz. Gerekirse referanduma da gideriz."
AKP'liler pek çok konuda olduğu gibi "maşa" kullanmayı da ihmal etmiyorlar. Öyle anlaşılıyor ki MHP bu kez AKP'nin oyununa yakın görünmüyor. Ancak, Bahçeli 'nin böylesi durumlarda nasıl bir tutum izleyeceğini önceden kestirmek çok zor!
Ergün'ün değerlendirmesi aslında Anayasa Mahkemesi'ne aba altından sopa göstermekti. Mesajın özü şuydu:
Biz, Meclis'teki yetkimizi kullanırız, halkı da kullanırız, seni işlevsiz hale getiririz. Kararını ona göre ver!
Anayasa paketini hazırlamak seçim paketini hazırlamaktan biraz daha zor olsa gerek. Bu yüzden arkadaşlar geçen hafta değişiklik paketini Meclis'e getirmediler. Bu hafta bekleniyor.
Parlamento kulislerinde paketin boyutuyla ilgili tanımlar da oldukça renkli:
Sımol, midyum, larç!
Bakalım iks larç da düşünecekler mi...
AKP anayasaya, üstüne uyup uymamasına göre, beğendiği ya da beğenmediği bir kıyafet gözüyle baktığı için elbet tanımlar da böyle oluyor!
****
Yukarıdaki tablo, AKP'ye dahil hiç kimseye yaramaz. AKP'nin devlet kurumlarında kadrolaşır gibi kendi varlığını yasa maddelerine yerleştirmesi kabul edilemez bir tutumdur. Bunun adı hukuk değil kukla oyunudur.
Geçen haftaya damgasını vuran uzlaşma tartışmalarına yanıt veren Erdoğan 'ın bir cümlesi, durumun özetiydi:
"Bir adım geri atmam... Beş yıldır sabrediyoruz."
Bu anlayışla uzlaşma ancak şöyle olur:
Herkesin Erdoğan'ın çizgisine gelmesi.
Bunun adına da hukuk devleti denmez, parti devleti denir...
Her nedense bu 'abi' deyişi ben gazeteye girer girmez başladı; hiç
unutmam, bir gün Nadir Bey bile gizil şakacılığıyla beni "İlhan Abi"
diye çağırmıştı...
Bu kıdemime dayanarak Ergenekon dosyasının savcısına abilik yapayım dedim...
Nasıl?..
*
İnsan ya yaşar ya ölür; yaşadıkça da hastalanır, iyileşir, ömür başka türlü geçmez...
Epey hastalandım ben de, zatülcenpten vereme, ülserden katarakta dek hastalıklar beni yokladı...
Şaka değil, 80'i çoktan aştık...
12 Mart döneminde içerden çıkmıştım, üstümde bir tuhaflık vardı; neydi, nedendi bilemiyorum...
Hastaneye yatırdılar, bir şeyler bulamadılar..
O dönemde Yalova kaplıcaları gözdeydi, kendi kendime dedim ki:
- Gazeteden izin alayım, bir güzel dinleneyim...
Kafaya bak sen!..
Yalova'da her gün sıcak sulara giriyorum, yürüyüşler yapıyorum; ama, nafile...
Açılamıyorum...
Bir gün yürüyüşün sonuna doğru sağ bacağımı çekemez oldum, kendi kendime söyleniyorum:
- Allah.. Allah..
Eve döndüm, telefonda bizim Merih Sezen 'le konuşuyoruz:
- Apandisitin patlamış; ama, kimi çok seyrek durumlarda beden "önlemini" alır, patlayan apandisiti bir zarla sarar...
Vay canına!..
Meğer Ziverbey'in anısını bedenimde taşıyor ve saklıyormuşum...
Akrostiş yazmak kolay değil...
Her neyse ardından bir enfarktüs geçirdim, bir daha...
Derken bedenimde kendine göre yeni dengeler oluştu ve bu yaşa erişebildim...
Sizin anlayacağınız, durumu idare ediyoruz; ama, bu yaşlarda insan bıçak sırtında yaşar, her şey kıl payıdır...
*
Şimdi gelelim sevgili savcımıza...
Nasıl bir tehlikeyi yaşadığının farkında mı?..
Sanırım değil...
Evi bastıkları saatlerde, daha sonra polislerle yolda, Emniyet'te veya
savcılıkta bana bir şey olsaydı, pattadak nalları havaya dikseydim,
neler olacağını sevgili savcım hiç düşündü mü?..
Damgayı yiyecekti:
- Katil savcı!..
Yazık olacaktı sevgili savcımıza...
İşin altından ömür boyu kalkamayacaktı...
*
Savcı Bey anlaşılıyor ki çok ağır bir yük üstlenmiş, altından kolay kolay kalkılamayacak bir yük...
Sorgulamadaki karşılıklı konuşmalarda sezinledim ki bu yük onu tüm yaşam boyu ezebilir...
Ne düşünüyordu:
- İlhan Selçuk 'un evini sabaha karşı basarım, suç belgelerini ele geçiririm...
Operasyon fos çıktı...
Ergenekon dosyasını yaymak; yazarları, fikir adamlarını, emekli
komutanları, muvazzafları da içine alarak sonuçta laik orduya ilişkin
bir dava harekâtına dönüştürmek akıl kârı değildir...
Savcımız durumu bir daha gözden geçirmeli...
Kişinin kafasındakilerle "realite" arasında bir uygunluk olmadı mı iş tersine döner, dava dosyası da çuvallar...
*
İlhan Selçuk'a gece baskınında kapsamlı düşünemeyen, kendi kariyerini
bile tehlikeye atabilecek kararlar alabilen sevgili savcım, "Düşünen
Adam" heykelini sanırım biliyordur...
Savcım "Düşünen Adam" olmalı...
Bu, yalnız ülke için değil, kendisi için de gerekli bir temel koşul...